Urfa, seni çok sevmiştik. Zira mahbit-i vahy-i ilahi idin. İnsanlığı nurlandırmak için insanlığın iftihar tabloları olan peygamberlere inen vahyin mübarek kalıntılarını barındırıyordun. Balını boşaltan tabakta kalan bal kalıntısı gibi. Hz. İbrahim’in nefesi, Hz. Yakub’un nefesi, Hz. İshak’ın nefesi, Hz. Eyyub’un nefesi ve daha bilmem nice peygamberan-i zişan efendilerimizin nefesi sende idi. Peygamberane soluklarını meltemler gibi hissettik. Senin bu tatlı solukların altında ne devvaru gaddarlar yumuşamıştı. Kim bilir, zehrini kusmak iseyten ne kobraların zehirleri, tatlı atmosferinde tiyarka dönüşmüştü. Ne hain emeller, ışıktan tayıfların altında parçalanıp gitmişti. Maneviyatın yıllarca kokladık durduk. Gök kubbeden, bu kutsi beldeye düşen parçanın altında ne günler geçirdik.
Maneviyatın bizi etkiledi. İslam’a ve Müslümana saldırıldığı Şubat Soğuğu günlerinde anne rahmi gibi merhametli kucağında rahat nefes almıştık. Maneviyatınla bize anakucağı olmuştun. Siyanetin tatlılığını iliklerimize kadar yaşamıştık. Dergâha varınca Hz. İbrahim’in nefesini duyuyor gibi oluyorduk. Sanki azıcık dikkat etsek ya Dergâh camiinde, ya mevlid-i pâk-i halilinde, ya mescid-i halil-i Rahman’ında O’nu görecek gibi oluyorduk. Azmin ve yüreğin büyüktü. İtikadın ve azmin okyanuslar gibi idi. Tevvekkülün Nemrüd’ün ateşini cinana çevirmişti. Dünyadaki kevn-i ilahi senin için değiştirilmiş, Nemrüd’e peşrev çekmiştin. Hani, ateşe atılırken havada bir mazlum olarak alev alev yanan ateşe atılırken, Cibril seni havada istikbal etmiş ve bir müşkülün olup olmadığını sormuştu. Sen de “Allah’tan bir emir ile geliyorsan, buyur söyle, şayet kendiliğinden geldi isen, sana değil ben Rabbime sığınırım” demiş ve Cibril-i Emin’in yardımını istememiştin. Böylece tevhidi bütün insanlığa öğretmiştin. Arkadan senin neslinden tevhid güllerini açacak nice peygamberler gemişti. Sen büyük bir örnektin. Tek başına bir ümmettin. İşte senin yaşadığın bu belde o kadar güzeldi.
İşte bu sevdadan dolayı, sana sevdalanmıştık Ey Urfa! Sana hizmet etmeği bir ibadet bilmiştik. Tevhidin ilk yurdu, vahiy kokulu belde.. Cömret belde… Dertli Eyyub da derdini sana dökmüş, lahuti dualarını sen de yapmış ve senin içinde derman bulmuştu. Sinesi seninle hoş olmuştu. Yaralarına merhem sende bulmuştu. Ey Urfa, işte sana bunun için meftun idik.
Asrın sahip kranı da sana sığınmış, insan azmanlarından kaçıp senin kucağına atmıştı kendini. Mağmalar gibiydi o yalnız kaldığı günlerde. Elemleri perde perde… Sen, nemrüdün ateşini söndüren merhametli ab-ı kevserinle onda tutuşturulan ateşi de söndürmüştün. Ruh-i paki, kiraladığı bir otel odasında ötelere senin şafağında uçmuştu. Bir sabah erken… Ak horoz öterken…
Biliyorum sen çok merhametlisin. Merhametine dek merhamet yoktur. Kim bilir bundan sonra ne kadar merhamete muhtaç suzişli nazı, ne kadar naz ve niyazı daha bağrında besleyecek ve derman olacaksın. Sen de kalmak isterdim. Ama bad-ı hazan esti. Katmer güller kalmadı. Bir iki omurgasızın yüzünden, bir iki vefa bilmezin yüzünden, biri iki menfaat perestin yüzünden, bir iki dönek razlı yüzünden senden ayrılmak zorunda kaldığım için beni bağışla… Bir gün müsaaden olursa, vefalılar çoğlarısa, diklenmeden dik duranlar çoğlırsa, yine kabul edersen, Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez, yine ağucuna atarız kendimizi.. Gün ola devran ola… Allah’a ısmarladık Ey Urfa!..
رَبِّ اِنِّي مَغْلُوْبٌ فَانْتَصِرْ،
وَاجْبُرْ قَلْبِي الْمُنْكَسِرْ،
وَاجْمَعْ شَمْلِي الْمُنْدَثِرْ،
اِنَّكَ أَنْتَ الرَّحْمَنُ الْمُقْتَدِرْ،
إِكْفِنِي يَاكَافِي وَأَنَا الْعَبْدُ الْمُفْتَقِرْ،
وَكَفَى بِاللهِ وَلِيَّا، وَكَفَى بِاللهِ نَصِيْرَا،
إِنَّ الشِرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيْمِ،
وَمَا اللهُ يُرِيْدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ
فَقُطِعَ دَابِرَالْقَوْمِ الَّذِيْنَ ظَلَمُوْا
وَالْحَمْدُللهِ رَبِّ الْعَالَمِيْنِ
واجعل ثأرني على من ظلمني
آمين آمين آمين
Bu yazı toplam 27050 defa okundu.