Ne ağır bir kelimedir bu. Bir çırpıda söyleniverse de ancak yaşayanın idrak edebildiği ve çektiği acıyı bir türlü ifade edemediği. Sevgidir temelinde olan, sevilene duyulan bitimsiz özlemdir altındaki. Öyleyse bunlar, sığdırılabilir mi bir kelimeye? Cümlelerin içine süzülüp, kendini anlatmak için çırpınsa bile üzerine kurulacak binlerce cümle dahi onu anlatmış olur mu?
Fakat ilginçtir anlatıyor o kendisini, cümlelere gerek kalmadan. “Hasret” deniliyor ve o anlatmış oluyor çoktan birçok şeyi.
Çünkü ancak yaşayanın anlayabileceği, karşıdakinin sadece “hasret” demesi halinde bile “anladım seni” diyebileceği, cümlelerin açıklayamadığı bir kelimedir hasret!
Toprağımızın altından kafatasları, kemikler fışkırmaya başladığından beri, yapmaya çalıştığım bir şey var. Sık sık yapmaya çalıştığım bir şeydir aslında bu. İdrakimi zorlamak adına, karşımdakini daha iyi anlayabilmek adına…
Empati.
Yerine koyuyorum kendimi, yıllardır yakınlarından haber alamayan ve bir gün onların kemiklerini bir araya getirmek zorunda kalan insanların. En çokta o aradaki zaman üzerinde duruyorum. O aradaki zamanın, sevdiğin ve özlediğin bir insan hakkında haber alamamayı nasıl bir zulme dönüştürebileceği üzerinde düşünüyorum. Ki o durumu iyi biliyorum. Yaşanan endişeyi, çekilen ıstırabı tahmin etmem hiçte zor olmuyor bu sebepten.
Anlıyorum o insanları. Ve anladıkça üzüntüm daha da katmerleşiyor.
Ne hakla? Diyorum. Bir insan, diğer bir insana bunu ne hakla yapar?
Sadece o insana değildir üstelik yaptığı. O insanın ne kadar seveni varsa onlara da zulmetmiştir. Öldürülen bir defaya mahsus ölmüştür ama sevenleri an be an ölmeye devam etmiştir. Ne kadar katılmasam da bir anlamda, Nietzsche’nin “ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır” sözüne muhatap bırakılmışlardır. Zira idrakin almadığı bir kayboluş vardır ortada. Bir insan buharlaşıp uçmuştur adeta ve yıllarca ne izine rastlanmıştır, ne de akıbetinin ne olduğuna dair bir bilgiye ulaşılmıştır.
Bir söz vardır, “ölüye bir gün ağlarsın, kayba her gün.”
Budur bu işinde matematiği. Kayıpları olanlardan bu yüzden hep aynı cümleyi duyarız; “ölüsüne bile razıyım, hiç olmazsa gider mezarı başında ağlarım.”
Zordur çünkü her gün aynı ümit içinde uyanıp da gün sonunda yine sancılı, sanrılı bir uykuya dalmak. Ne yediğin içine sinmiştir, ne uyuduğun uyku… Sonra yine aynı ümitle uyanmak! Bu zulüm dolu rutini her gün yaşamak zorunda kalmak!
Kayıp sahibi o insanların bir kısmı maalesef bir sabah, bir kâbusa uyandılar. Çektikleri hasret güzel sonlanmadı. Bir utançtı ortaya çıkan. Telafisinin mümkün olmadığı! Telafisinin ancak huzur-u mahşere kaldığı.
Zira hiçbir şekilde açıklanamaz yapılan rezillik. Bunu yapanlara karşı, idam cezası gelip, darağaçları kurulsa bile kayıp sahibi o insanların, kayıplarını hasretle beklerken, arada geçirdikleri zulüm dolu o zamanın karşılığı olamaz.
Hasrettir çünkü yaşanan. Sevilene, özlenene karşı duyulan bitimsiz bir hasret. Her gün her an yakıp kavuran bir hasret.
İşte bunun için buna sebep olanlara, bu dünyada verilecek bir ceza yoktur.
Bu yazı toplam 1844 defa okundu.