Halk ozanı Nizami diyor ki: ”Dost, rahatlık veren merhemdir.”
Sevdikleriniz vardır, sevdiklerimiz vardır.
Bazı günlerimiz hiç boşa geçmez. Ve bundan da hiç şikâyetçi olmayız. Aksine, dilimize geldiğinde, gıyaben arkalarından da dua ettiklerimizdir onlar. Bizi arayanlar, özlem duyup soranlar, yanımızda olmasalar da, kendilerini yanımızda hissetmemizi sağlayanlar. Arkadaş gibi görünenler, beraber zamanı paylaşmaktan, birlikte yaptıklarımızdan keyif alıp, sonrasında belki bir kaç gün geçince, sizi unutanlar… Ya da bu şekilde öğrendiklerimiz.
Mevlana, Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam: “Ben’im” diye cevap verince, dostu:
-“Git, şimdi zamanı değil, sonra gel” der.
Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:
-“Kim o” diye sorar. Adam:
-“Sen’im” diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-“Mademki Ben’sin, içeri gir. Ev dar, iki kişi sığmıyor” der.
Kaçımızın “sen’im” diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği biri var?
Kaçımız ben’ini” sen yapmayı başarabildi
Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde, SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize.
“Gerçek aşk” bu olsa gerek.
Sen, ben değil, sevdiğimiz ile “bir” olmak.
Ne mutlu SEN’ini bulabilene… !
Ne mutlu ki; sizi kırmayan, ancak yeri geldiğinde sizi incitmeden gerçekleri ortaya koyup, sizin canınızın yanmasına engel olmaya çalışanlara...
Ve her şeye rağmen, rabbim gerçeğimizi paylaşacak dostlarımızın eksikliğini yaşatmasın sizlere. Gül uğruna, dikeni ellerinde tutup, can acısını hiçe sayan dostlarımıza muhabbet ile…
Bu yazı toplam 2088 defa okundu.