Laikliği Nasıl Çiğnedim?


Aman Allah’ım!

Ben ne yaptım?

Laikliğe nasıl böyle bir saygısızlıkta bulundum?

Kamusal düzeni nasıl altüst ettim farkında olmadan?

Ben var ya ben… Ben öyle büyük kötülüklere imza attım ki… Anlatsam aklınız durur…

Ama korkmayın, şimdi yapmadım bunları, 1992 ile 1996 yılları arasında, İstanbul’un göbeğinde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yaptım…

Suçumu itiraf ediyorum, cezamı çekmeye hazırım…

Anayasa Mahkemesi’nin sayın üyeleri, giyotinse giyotin, müebbetse müebbet…

Boynum kıldan ince, ne de olsa “padişahım çok yaşa” sloganının yeni muhatabı siziniz…

“Anayasa Mahkememiz Çok Yaşa!”

“Anayasa Mahkememiz Çok Yaşa!”

Neyse suçumu itiraf etmeye başlayabilirim.

Yıl 1992, ben, o günkü kimliğimle Semanur Sönmez, önce ÖSS, sonra ÖYS sınavına girdim.

Üstelik iki sınava da başörtülü olarak alındım.

Sınav giriş kartımdaki fotoğrafım bile başörtülüydü.

Hiç kimse beni uyarmadı, “böyle girme sınava, arkadaşların üzerinde baskı oluşturursun” diyebilecek tek akl-ı selim sahibi insan yoktu koskoca Ankara’da. Anayasa Mahkemesi’nin çok saygın üyeleri de sanırım o yıl başka yerlerde görev yapmakta ve başörtüsünün ne menem bir şey olduğu konusunu kavramaya yeni başlamaktaydılar.

Uzatmayayım, sınavdan iyi bir puan aldım, annemle birlikte İstanbul’a, kazandığım üniversiteye kayıt yaptırmaya gittim. Üstelik annem de başörtülüydü.

Başörtülü fotoğrafımı uzatırken biraz tedirgindim doğrusu… Ama kayıt görevlisi içimi rahatlattı, “Burada başörtüsüne değil ne yazıp-çizeceğine bakarız”! dedi.  İçime serin sular serpti sağ olsun. Böylece photoshop programıyla da uğraşmama gerek kalmadı.

Ve ben tam 4 yıl boyunca o okula gittim.

400 kişilik amfide derslere girdim, hocalarla sohbet ettim, farklı kültürlerden, inanışlardan arkadaşlarım oldu. Kimiyle çok samimiydik, kimiyle mesafeli. Ne onlar benim başörtümden rahatsız oldular, ne ben onların saçlarından. Hocalarımız da hiç ayrım yapmazdı üstelik. Onlar için önemli olan derse devam edip etmememizdi çok iyi hatırlıyorum.

Ama şimdi öyle pişman, öyle pişmanım ki…

Anlayamadım okul kapısından her girişte laikliği nasıl çiğneyip geçtiğimi…

Kimse uyarmadı beni.

Bilemedim sınıf arkadaşlarım üzerinde nasıl bir baskı kurduğumu…

Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararındaki “Bireysel bir tercih ve özgürlük kullanımı olsa da, kullanılan dinsel simgenin tüm öğrencilerin bulunmak zorunda olduğu dersliklerde veya laboratuar ortamlarında, farklı yaşam tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi olasılığı bulunmaktadır” ifadesini okuyana kadar aklım başıma gelmedi, gelemedi.

Ama asıl yürek sızısına, yine gerekçede yer alan “taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir” cümlesiyle kapıldım.

Yoksa ben herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını mı engelledim öğrencilik yıllarımda.

Aman Allahım, ne büyük günah…

Üstelik kul hakkı, Allah’tan af dilemem yetmez, kullarla da hesaplaşmam gerek!!!

Şimdi ne yapsam acaba?

Sınıf arkadaşlarımı tek tek bulup helallik istesem, “size baskı yapmışım bir zamanlar, hakkınızı helal eder misiniz” desem…

Olmadı, Anayasa Mahkemesi üyelerine gidip diplomamı iptal etmelerini istesem ve böylece eski günahlarımdan arınsam…

Ya da bir araştırma şirketine başvurup yüz kişiye sordursam, ne yapacağıma onlar karar verseler…

Hepsine hazırım, hepsini yapabilirim…

Çünkü biz, bir insanın hardal tanesi kadar hakkını gasp etmektense, ölmeyi tercih edecek bir inanca sahibiz.

Çünkü benim Rabbim, kul hakkını affetme yetkisini sadece ve sadece hakkın sahibine veriyor.

Ve benim Rabbimin tartısı öyle hassas öyle hassas ki; ihtimaller, vehimler, olasılıklar üzerine hesap yapmıyor, ölçüde-tartıda bir gram şaşmıyor.

Değil ki 9’a 2 !!!