Özel Bir Yazı


 

Türkiye bütün dikkatini seçime yöneltmişken, dünya Obama’nın Türkiye’nin de içinde bulunduğu ülkelere yapacağı ziyareti konuşurken, ekonomistler krizi, siyasiler ortaya çıkacak tabloyu tartışırken katıldı aramıza…

Bütün tartışmaların üstüne, gündemimizdeki her konunun önüne geçti bir anda.

Küçücük elleri, yumuk gözleriyle bambaşka bir gündem oluşturdu çevresinde.

Adı; İbrahim…

Çocuk yaşta Allah’a iman eden, babasının yaptığı putları kıran, öz oğlunu kurban edebilecek kadar cesur, ateşin kendisine esenlik olduğu bir peygamberden alıyor adını… Peygamberlerin atasından…

Öyle habersiz ki etrafında olan bitenden.

Gözlerini nasıl bir dünyaya açtığını bilmiyor.

Çok değil 30 yıl önce gelseydi dünyaya neler görecekti oysa.

Rusya’nın SSCB olduğu günleri, Filistinlilerin özgürlük mücadelesini, Afrika’da ölüm kalım savaşı veren milyonları, Avrupa’nın ortasında yaşanan soykırımı, Kafkaslardan akan kanı, Halepçe’yi, yıllar sonra Bağdat’ı, Kana’yı, babadan oğula geçen zulüm hanedanını…

Ve aynı yıllarda Türkiye’de yaşananları…

12 Eylül’ü hatırlayacaktı…

28 Şubat’ı…

Susurluk kazasını…

Türkiye’nin demokrasi sancılarını o da çekecekti bir nesille birlikte…

“Süleyman hep başbakan” şarkısı O’nun için bir şey ifade edecekti.

Ecevit’i tanıyacak, Çiller’in gaflarını tebessümle dinleyecekti.

Bir lirayı hatırlayacaktı örneğin, 6 sıfır atılmadan 30 yıl önce tedavülde olan.

50 kuruşun üzerindeki kadını merak edecekti bir zamanlar annesinin merak ettiği gibi.

Tek kanallı televizyonda çizgi filmi kaçırmamak için sık sık saate bakacaktı.

Sokakta oynayabilecekti, hatta arkadaşları olacaktı mahalleden.

Annesi, “sapıkların, trafik canavarlarının, organ mafyasının” korkusuyla eve hapsetmeyecekti O’nu…

Oyuncakları sınırlı olacaktı, oyunları ve hayalleri ise alabildiğine sınırsız.

Bilgisayarla tanışmak için üniversiteli olmayı bekleyecekti…

2009’un Mart ayında katıldı aramıza.

Hayat defterinin O’nun için açtığı ilk sayfada henüz.

Gözlerinde en şaşkın ifadeler.

Gördüğü her şeye şaşıracak kadar tecrübesiz bakıyor etrafına.

Başını dik tutabilmek için büyük bir güç sarf ediyor, büyüdüğünde dik durmanın daha büyük güç gerektirdiğinden bihaber üstelik…

Karnını doyurmaktan başka endişesi yok.

Ne altına bağlanan bezin çeşidini, ne giydiği tulumun markasını önemsiyor…

...

Öylece, olması gerektiği gibi başladı yaşama…

Yalın, saf, tertemiz, gerçek…

Tek kelime etmeden büyük dersler veriyor şimdi bize.

Önemli sandığımız şeylerin ne kadar geçici olduğunu anlatıyor hal diliyle.

Önemli olanın yaşamak; onurlu, gerektiği gibi, anlamlı yaşamak olduğunu haykırıyor sıkı sıkı sarılırken hayata, belki de biz öyle hissediyoruz, kim bilir?

Urfa’nın çok çocuklu annelerinin yanında lafı olmaz belki ama üçüncü kez “anne” oldum.

Yazılarım biraz aksayacak muhtemelen, gündem kovalama yarışında geride kalacağım bebek peşinde koştururken…

Ama yaşam için olacak bu kez koşturmam, İbrahim, ablası ve ağabeyini hayata hazırlamak için…

Darısı “anne” olmak isteyen herkesin başına.