Bir Aşk Hikayesi


Âşık olmak kolay değil. Hele ki şu bahtsız çağda..

Dünyayı, şanı-şöhreti, malı-mülkü arkaya atıp, nefsi sıfırlayıp da; “Lebbeyk” demek, yanmak..Daim Yâr olanın Yâri’ni yâr bilmek.Tek tek devirmek yürekteki putları, hiç kolay değil.

...

Hac mevsimindeyiz efendim. Mahşerin provasına az kaldı..Allah’ın Misafirleri, ışığın etrafındaki pervaneler gibi, akın akın Aşkın Merkezi’ne koşuyorlar şimdilerde..

...

Bu anlatacağım aşk hikayesi de, işte yine böyle bir hac mevsiminde, âşıkların yola revan oldukları bir demde yaşanmış. Evet bu bir aşk hikayesi..Âşık bir adamın hikayesi.

 

Ankara sokaklarında, tam da Diyanet İşleri Bakanlığı’na giden yolun üstünde, orda burda yatıp kalkan, üstü başı perişan, evsiz barksız, kağıtlara sarınıp uyuyan bir adam var..Hani eskiden her mahallede mutlaka olan, halkın “deli” dediği meczublardan biri, dış görünüşte..

 

Ama, ne adam..

Gül yüzlü’nün nazlısı, hem sevdalısı o adam..

 

“Harâbat ehlini hor görme zâkir, defineye mâlik viraneler var”* dediği gibi şairin, bilinmez ki Hakk’ın sırları..Candan geçen bir deli, Hakk yolunda bir veli, sırılsıklam âşık bu adam..

 

Koyalım şimdi burada âşığımızı, başından anlatayım hikayeyi efendim.

 

Hac yolunda, pek çok şahidin önünde yaşanmış bu anlatacaklarım..

 

Bana da, Sevim Yılmazel Yazar kardeşim anlattı, hem radyo programımda okuyayım, hem de yazayım, yüreklere ulaşsın diye..O da, hac yolunda, kafile başkanları Şaban Hoca’dan dinlemiş..Eskiden hacca kara yoluyla hacı götürürmüş hocaları..

 

İşte Şaban Hoca, o eski yıllarda kendi şahid olduğu bu ilginç hikayeyi, 2002’de onları hacca götürürken, tam da Medine’ye girmek üzere oldukları bir vakitte anlatmış gözyaşları içinde..

 

Evet mevsimlerden Hac,

 

Günlerden, vakitlerden, saatlerden, şehirlerden aşkmış.

 

Aynen şimdi olduğu gibi..Adanmış yürekler-vakitlermiş yine..

 

Ve otobüslerle kudsîler ordusu yoldaymış..

 

Aşkın Merkezi’ne bir yürek dolusu seyahatteymiş..

...

 

Şaban Hoca’nın kafilesi Medine’ye girmeden önce, otobüsteki hacı adayları demişler ki:

 

“Hocam şurada azıcık mola verelim, Peygamber Şehri’ne, huzura gireceğiz, kendimize bir çeki-düzen verelim, abdest alıp, tazelenelim..”

 

“Olur” demiş Hoca ve herkes inmiş, bagajlar açılmış..

 

Bir de bakmışlar ki ne görsünler!

 

Açılan bagajın içinde, valizlerin arasında, yarı baygın vaziyette uyuyan bir adam!

...

Çıkarıyorlar dışarı tabii adamı..

 

Herkes başına toplanıp, hayretler içinde bakıyor adama, kimdir, necidir, ne işi var burda?.

 

Şaban Hoca hemen tanıyor adamı..Evet O işte! Bu, O meczub..

 

Bakanlık yolunda her zaman gördüğü, kimsenin ehemmiyet vermediği, o perişan, o dilenciye benzeyen, kağıtlara sarılı uyuyan o garip adam bu!

 

Herkes hayret ve dehşet içinde..Kafalarda sorular, sorular..

...

 

Adam biraz kendine gelince diyor ki Şaban Hoca;

 

“Bre adam sen delirdin mi? Ne işin var burda?..Başımızı Arap polisiyle belaya mı sokacaksın?! Biz şimdi ne yaparız, ne deriz?”

...

Adam mahzun bir boyun büküşle der ki; “Allah aşkına bana dokunmayın! Ben özel davetlisiyim O’nun! -Sallallahu aleyhi ve sellem- Her gece, her gece rüyamda görüyorum ben O’nu..Gül Efendim bana geliyor her gece ve diyor ki:

 

Bugün de gelmedin, nerde kaldın?!

 

Halbuki ben bir garip âdemim, tek sermayem yüreğim ve O’na olan aşkım..

Ne param var, ne pulum.. Hacca gelmek benim neyime?

Ama ısrarla davet var!

 

“Bugün de gelmedin nerde kaldın?!” diyor Gül kokulum, çağırıyor beni..

 

Dayanamadım, baktım ki Hac otobüsü gidecek, attım kendimi bagaja..

Madem ki O çağırdı, elbet bir yol bulunacak, şu yüreğim maşûkuna kavuşacak.

Ne olur dokunmayın bana, yalvarırım beni yine yerime koyun.

Buraya kadar getiren Allah, elbette bana bir zarar iliştirmez..

Vuslatım yakındır elbet.”

 

“Harâbat ehlini hor görme zâkir, defineye mâlik viraneler var..” *

...

Ah ki ah..

Mekke’ye, Medine’ye parası olan değil, aşkı olan gider ah..

 

 

Bunun üzerine tüm hacılar, Şaban Hoca’ya yalvarıp diyorlar ki; “Hocam ne olur, biz de yardım edelim bu garip kardeşimize..Resul’ün nazlısıymış meğer, özel davetlisiymiş hem, üzmeyelim O’nu..”

“Aşıka Bağdat sorulmaz, ufukları aşar gider
Ümid yolcusu yorulmaz, baht izinde koşar gider

Sevdaya karşı durulmaz,gönüllerde yaşar gider
Ümid yolcusu yorulmaz, baht izinde koşar gider” **

Karnını doyurup, üstünü değiştiriyorlar..

Titrek yürekler, yaşlı gözler ve gül kokulu dualarla tekrar bagaja sırlıyorlar âşığı..

...

 

Aşk, ciğerleri deler işte böyle..Tesir eder, teshir eder herkesi, her mahlûku, âh..

 

Dağ taş bile anlar aşkın dilini..

 

Gâh inleyen bir hurma kütüğü olur aşk,

Gâh mâşûku için bagajda can vermeye hazır bir garip..

 

Sadece mühürlenmiş yürekler, kördür aşka.

 

Tabii ki efendim, hiçbir engele takılmadan, polis denetiminden çok kolay geçip, Medine’ye girmiş kafilemiz.. Şaban Hoca bundan sonraki olayları gözyaşları içinde şöyle anlatmış:

 

“O kargaşada ben O’nu kaybettim, bulamadım, ama aklım da hep O’nda, “ne yaptı acaba?” diye meraktayım..Hacıları otellerine yerleştirdikten sonra, Ravza’da polis olan tanıdığıma gideyim de, beni içeri alsın, rahatça Resululallah’ı göreyim diye oraya yöneldim..

 

Yeşil Kubbe’ye doğru ilerlerken bir de ne göreyim! Ayaklarımın dibinde, dizleri üstünde sürüne sürüne, ağlaya ağlaya Ravza’ya doğru gidiyor, bizim bagajdaki âşık!..

Dedim ki: Sen ne yapıyorsun böyle? Kalksana ayağa, niye böyle yerlerde sürünüyorsun?

 

O da hepimizi, tüm Hacc kafilesini hıçkırıklarla ağlatan şu cevabı verdi:

 

“ Hocam bırak beni kendi halime!..Yıllardır ben bu hayalle yaşıyorum. Her gece evimi, yüreğimi şenlendiren, bu aciz kulu sürekli hânesine davet eden peygamberimin huzuruna ayakta dikilerek girmekten haya ederim..”

 

İçeri beraber giriyorlar, fakat Şaban Hoca; “İçeride kimse olmamasına rağmen, O’nun dışarı çıktığını görmedim” diyor..Günlerce hep O’nu arıyor, ama bulamıyor.

 

Türkiye’ye döndükten sonra da, bir daha O’nu ne görüyor, ne de bir haber alıyor.

...

...

 

Âşık, maşûkuna kavuştu, sır oldu.

 

Sana da ey okuyucu ve ey yüreğim, bu “sır”dan bir hisse düş-tü.

 


Sevim Yılmazel Yazar kardeşim, bu hikayeyi anlattıktan sonra dedi ki;

 

“Ve Ablacığım, biz Medine’ye bu hikaye ile, ağlayarak, yanarak girdik..

Ravza’ya ilerlerken de, aynen o âşık gibi, yerlerde dizlerimizin üzerinde ilerledik..


Ne zaman Medine ile ilgili birşey duysam, evvela Sevgili peygamberimi, sonra da O’nun özel davetlisi, hicabından iki büklüm, diz üstü ağlaya ağlaya Ravza’ya koşan bu Resul âşığını hatırlarım..Benim haccla ilgili en güzel anım budur. Rabbim inşaAllah tekrar Medine’ye varmayı, sürünerek o huzura çıkmayı nasip etsin..”

 

Ben de bu kardeşimin içten duasına “amin” diyor, benimle yüreğini paylaştığı için teşekkür ediyorum.

 

Son söz:

 

Mekke’ye, Medine’ye  parası olan değil, aşkı olan gider..

 

Ey tâlib, aşk biriktir sen de, oyalanma!..

 

Muhabbetle efendim.

 

Ayşe Reşad

 

 

*Erzurumlu İbrahim Hakkı

**Münir Nureddin Selçuk

 

 

Aşk, işte böyle bir şey:

 

http://www.sanliurfa.com/koseyazisi2074-ask-iste-boyle-bir-sey.htm