Kurban ve Mirine Hoca


KURBAN ve Mirine Hoca

1947…

Mirine Hoca’nın baldızının oğlu Mustafa  Pâk,  bayram namazını kılmak üzere evine yakın olan Pazar Camisi’ne  gitti.

On sekiz yaşındaydı Mustafa.

Annesi ve kız kardeşiyle yaşıyordu.

Köşker dükkânı vardı.

Kimseye muhtaç değildi.  Borcu  da yoktu.

 Kırk lira  parası vardı.

Günlerdir kurban bana farz mıdır değil midir diye düşünüyordu.

Namazı kıldıktan sonra sıraya girip bayramlaştı hocayla.

Kulağına fısıldadı.

-Hocam kırk liram var. Bu parayla kurban keseyim mi? Farz mıdır bana?

Hoca,  karşısındaki  ufak tefek,  beyaz tenli,   sevimli delikanlıya sevecen gözlerle baktı.

-Başka paran yok mu evladım?

-Yok hocam.

-Öyleyse  kesme.  Evine harçla.

Mustafa, camiden çıktı.   Sıcak henüz bastırmamıştı. Serin sabah rüzgârı yüzüne değe değe  Bey kapısı’na doğru yürümeye başladı.

Tuzeken Camisine,  Hoca Mirine ile bayramlaşmaya gidiyordu.

Hoca Mirine,  namazı kıldırmış, cemaatle bayramlaşıyordu.

 Krem  rengi  bol keten bir  pantolonun üstüne  krem rengi  hakim yaka iç gömleği ve aynı renkte cübbe giymişti.

Başında beyaz patiskadan yapılmış bir takke vardı.

Caminin siyah demir kapısına kadar uzanan asmadaki  kara üzümler esen hafif rüzgârda yavaş yavaş  sallanıyordu. Mirine Hoca,  soğuktan kurumamaları için bu üzüm salkımlarının bazılarına torba diktirmiş, salkımları  içine koyup ağzını bağlamıştı.

Kışın hasta olanlar, aş erenler için…

 Bayramlaşma bitince caminin kapısına doğru ilerledi Mirine Hoca.

Sabah erkenden suladığı,  Limon ağacı,  sarı, pembe, kırmızı Muhammediye gülleri, reyhanlar ve abe taranlar mis gibi kokuyordu.

 Caminin dışına çıkınca karşıdan kendisine doğru gelmekte  olan Mustafa’yı gördü.

 Beş altı metre vardı aralarında.

Sıcacık gülümsedi.

Can ı gönülden sevdiği Hoca’ya  erişmek  için  adımlarını sıklaştırdı Mustafa.

 Hoca Mirine, seslendi.

-Mustafa, hoca sana ne dedi oğlum? Kurban kesme mi dedi? Git oğlum, o parayla kurbanını kes.

Mustafa sarsıldı.

Olduğu yerde kalakaldı.

Beş dakika önce olan bir olayı nasıl bilmişti Hoca Mirine.

 Hoca Mirine tebessüm etti.

 Kahverengi  yuvarlak  gözleri  şaşkın şaşkın bakıyordu Mustafa’nın.

Nutku tutulmuştu.

Kendini   toplayıp  Hoca  Mirine’ye  ulaştı.

Hoca’nın uzattığı ince uzun parmaklı mis kokulu bembeyaz elini öptü.

Huyu gibi yumuşacıktı elleri.

Başını kaldırıp dağ gölleri gibi berrak ela gözlere baktı.

Yetim kaldığı beş yaşından beri kendisine ve ailesine kol kanat geren insana varlığının bütün saygısıyla:

-Bayrami mübarek ola babo dedi.

Söyleyişteki  kuvvetli  içtenlik ve şevk gülümsetti hocayı.

-Berhudar ol oğlum dedi sevgisi sesine aksederek.

Nerden bildin hocayla konuştuklarımı demedi Mustafa Pâk.

Çok kerâmetlerini işitmişti…

Hoca Mirine, Mustafa’nın sırtına götürdü elini.

Dostça vurdu.

Çocukluğundan beri alıştığı bu dokunuşla ferahladı Mustafa.

İçine sevinç doldu.

-Ben gidim kurbanı kesim babo dedi. Soyra gelir aneyin ellerinden öperem!

-He, get kes dedi Hoca Mirine. Allah kabul ede.

Gülümseyerek geldiği yöne  gitti Mustafa.

Koşar adım ilerleyen delikanlının arkasından bir müddet baktı Mirine Hoca.

 Işıl ışıl gözlerinde sevgi pırıltıları yanıp sönüyordu…

“Ya Bismillah” diyerek   caminin kapısını kilitledi. Uzun siyah anahtarı  cübbesinin cebine koydu.

“Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammed” dedi sağ elini nurani  yüzünden geçirerek.

 Yolun karşısındaki evine doğru yürüdü.

 İki gündür bahçesinde  beslediği kurbanı  Allah Teâlâ’nın rızasına  sunacaktı…

 

“Her ümmet için, Allah\'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır.”  

(Hac, 34)

“ O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes. “

(Kevser, 2)

“Ey insanlar kurban kesiniz ve onun akıtılan kanı karşılığında sevap ümid ediniz. Zira kan, her ne kadar yere düşüyorsa da, hakikatte Aziz ve Celil olan Allah’ın himayesine düşer. Kim gönül hoşluğu ile Allah’tan sevap umarak, kurbanını keserse onun için ateşten koruyan bir perde olur…”

Muhammed Mustafa (s.a.v)