Yaşatmak


“Açlık grevi” kavramıyla ilk tanıştığımda ilkokuldaydım.

Öğretmenimiz, nereden açıldığını hatırlamadığım bir konu üzerine, açlık grevi yapanların sadece zeytin çekirdeği yiyip, su içtiklerini söylemişti.

Açlık greviyle ilk gerçek yüzleşmem, 1987 yılında oldu.

Orta okuldaydım ve başörtülü üniversite öğrencileri ve onlara destek verenler, Ankara’da başörtüsü yasağını protesto için açlık grevine başlamıştı. Twitter ve facebook, o zamanlar hayal bile edilemeyen iletişim araçlarıydı. Cep telefonu yoktu, hatta ev telefonları bile her eve girmemişti. Akşam eve koşarak gittiğimi ve anneme açlık grevinden bahsettiğimi hatırlıyorum. Birkaç gün içinde öleceklerini düşünmüştüm grevdeki öğrencilerin.

Aynı yıl, Şerife Katırcı da çocuklarını yanına alarak başbakanlık önünde açlık grevi yaptı. Aynı heyecan ve endişeleri bir kez de onun eylemiyle yaşadım.

Sonrasında “açlık grevleri” hep gündemde oldu.

Küçükarmutlu’nun daracık sokaklarından geçerken, gündemimiz, o evlerde tutulan ölüm oruçları, ölüm oruçlarında can veren insanlar olurdu mesleğe başladığım yıllarda…

Açlık grevlerinde can verenleri, hayat boyu sakat kalanları, bir daha asla eskisi gibi olamayanları da gördük. Diyet yapmakta bile zorlanan benim için, ürkütücü ama bir o kadar da saygı duyduğum bir eylem çeşidi açlık grevleri. Özgürlüğü yahut idealleri için savaşmak, bu savaşı açlık grevi gibi zor bir yöntemle sürdürmek takdire şayan… Eğer insan, bu yöntemi özgür iradesiyle seçtiyse…

Çevre baskısının insan hayatını en çok etkilediği toplumlardan biri bizimki… Türk ya da Kürt ayrımına girmeden yapıyorum bu genellemeyi. “Konu komşu ne der”, “arkadaşlarım ne düşünür”, “çevredekiler nasıl karşılar” endişeleri belirliyor çoğu zaman hayatımızın akışını. Ne yazık ki ölümleri de artık bu dayatmalar şekillendirmeye başladı. Açlık grevi yapmaya mecbur bırakılmak, dağa çıkmak zorunda kalmak, alınan her kararı körü körüne uygulamak zorunda kalmak özgürlük yolunda atılan adımlardan ziyade, mevcut alanın bile daraltılması değil de nedir?

“İçeridekiler” açlar… Gelen haberlere göre, açlığı açlık olarak hissedecek aşamayı da çoktan geçtiler. Bir sonraki aşama, koma… Komaya girecek bedenler bir süre daha nefes alıp vermeye devam edecek. Bu dönemde yapılacak müdahaleler, onları ölümden döndürecek belki ama bundan sonraki hayatları asla eskisi gibi olmayacak. Hastalıklı, güçsüz bedenler; algı kapasitesi gerilemiş, düşünmekten aciz beyinler kalacak geride. Bu iyi olan ihtimal. Bir de kötüsü var. Kötüsünü yaşayanların kimine göre ruhları özgürleşecek , kimine göre intihar etmiş sayılacaklar.

Ölüm, yeryüzündeki hemen bütün inanç grupları tarafından kutsanmış bir eylem türü. Şehitler ölmezler, diridirler ama şehadetin makbul olması için şehit adayının özgür iradesiyle canını ortaya koyması gerekir. Ortada “hür iradeyle” alınmış bir karar yoksa,  bir şehadetten, bir özgürleştirme eyleminden de söz edilemez. Olan ancak birilerinin “kurban” edilmesidir…

Ve bu topraklarda verilen her kurban, bir annenin yüreğine ateş düşürür.  Bir babayı evlatsız bırakır, saçları örülü küçük kızcağızı öksüz, yetim…

Birileri dur demezse, tabutlar dağlardan değil, cezaevlerinden gelecek...

Parmaklıkların ardından özgürlüğe yol alacak her beden; bir annenin, bir evladın, bir babanın yüreğini dindirilemez bir acıya mahkûm edecek. Bedenler özgürleşirken(!) asıl özgür olması gereken vicdanlar müebbet mahkûmu olarak devam edecek yaşamlarına.

Ateş, yine ve sadece düştüğü yeri yakacak.

Şimdi en önemli şey, “yaşatmak”…

Hem açlık grevine zorlanan insanları, hem yok olmaya yüz tutan ümitleri…