Resul'dü Gelen


Resul’dü Gelen

Şafak sökmüştü.
Allah'ın ordusu, rahmet rahmet giriyordu Mekke'ye.
Resulullah'ı seyre dalmıştı Mekke'nin hasretiyle sekiz yıl yandığı gökleri ve yerleri.
Selama durmuştu tüm mevcudat.
Devesi Kasva'nın üzerindeydi Resul.
Başında, bir ucu omuzlarının arasına düşürülmüş Yemen işi siyah bir sarık vardı.
Nasıl da güzeldi yüzü.
Duruşu nasıl da şerefliydi.
Tebessümü nasıl kendinden geçiriyordu görenleri.
İçindeki tüm özlemle bakıyordu Mekke'ye Resulullah.
Sevdiklerini mi hatırlıyordu?
Mübarek beldeden çıkışını ve huzeybiye'den Mekke'ye veda edişini mi anımsıyordu?
Kendisine ve müslümanlara yapılan eziyetler mi geçiyordu zihninden?
Mekke'nin onu özlemiş rüzgârı dokunuyordu belki yüzüne, saçlarına, ellerine.
O, ufukta görününce dinmişti Mekke'nin ayrılık gözyaşları.
Resulullah'ın, Allahu Ekber sadasını duymuştu Kâbe.
Istırabı bitmişti.
Üstümüzde yürüyecek diye vecde gelmiş miydi toprak?
O, giderken köklerinden kurtulup onu izlemek isteyen ağaç, koşup önünde durmak istemiş miydi yine.?
Annesini avcıdan kurtaranı tanımış mıydı yavru ceylan?
“İnna fetahna leke fetham mübina,”
“ Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik… “

Fetih suresini okuyarak giriyordu Resulullah .
Ayrılırken,
"Vallahi sen, Allah'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur. Çıkmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım..." dediği Mekkeye.
Birlikte gülümsüyordu Mekke ve kâbe.
Kahırla uğurladıkları Resulullah'ı benzersiz mutluluklarıyla karşılıyorlardı.
“ Ve yensurakellahü nasran aziza…”
“Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder…”
K âbenin çevresine yere kurşunla sabitlenmiş üç yüz altmış put ve içerideki putlar, Resul'ün dilindeki,

-"Hak geldi batıl zail oldu. Gerçekten batıl daima yokluğa mahkumdur." ayetiyle elindeki söğüt çubuğunun işaret ettiği yöne doğru arkaya ve öne düşerek yıkılıyordu.
“İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur.
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır…”
Kâbe’nin acı veren yaraları bir bir yok oluyordu.
“Ve lillahi cünudüs semavati vel ard ve kanellahü azizen hakima…”
“Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir…” 
Fetih Sure’si adım adım tecelli ediyordu.
“Aslında siz Peygamber ve müminlerin, ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız.
Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmis bir topluluk oldunuz…”
Nihayet, özlemiyle kavrulduğu kâbe’nin içine giriyordu Resulullah.
“And olsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde baslarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi… “
Eşsiz bir kavuşma anıydı bu...
Hudutsuz hasret bitmişti.
Bundan öte bir mutluluk yoktu Kâbe için..
Karanlıkta kalan ruhları ışıtmaya gelmişti.
Resul dönmüştü...
Ve ayet tamamlanıyordu.
“İnna erselnake sahidev ve mübessirav ve nezira.”
“Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik…