İnsanı yeniden inşa


 

Herhangi bir olay olduğunda ülke gündeminin her seferinde yeniden altüst olması, bütün kavramların yeniden klişe bir şekilde tartışmaya açılması bana, insanın yeniden inşasının ne kadar mühim olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

    Yani yüzeyde oyalanmadan, temele inilmesi gerektiğini…

    “Yeniden inşa” çünkü yılların insanî öğretileri bizi bir yere taşıdı ve orada bulunan insan, bu öğretiler ile meydana çıkan yeni kavramlar ve düşünceler arasında hem gidip geliyor hem de fevkalade bocalıyor.

    Toplumun son zamanlardaki maruz kaldığı reform sayılabilecek söylemler ve kısmen uygulamalar karşısında içine düştüğü psikolojik durumu tek bir kelimede rahatlıkla özetleyebiliriz bu durumda: Şaşkınlık!

     Elbette bu şaşkınlık, uygulanmaya çalışılan köklü değişimlerin yanlış, dile getirilen fikirlerin hepsinin eksik ya da hatalı olduğu anlamına gelmiyor. Sadece bu süreçte bireyi de göz ardı etmeden yol almak gerekiyor. Onun kafa karışıklığını gidererek, daha doğru bir ifadeyle sürekli aydınlatarak ve onu ikna ederek.

    Son zamanlarda tartışılan milliyetçilik kavramı mesela… Konunun uzmanlarının asla ırkçılık olarak kabul etmediği, bunun vatan-millet tezahürünün bir parçası olduğunu söylediği, diğer taraftan bu kavramın da yenidünya düzeni içerisinde yerini başka bir kavrama bırakması gerektiğini söyleyenlerin olduğu kavram.

    Benimse insan-vicdan-otokontol üçlemesi içinde yerine hangi kavramı bulursanız bulun, isterseniz eski kavrama tutunun, temelde insanın zihnini ve vicdanını aydınlatıp orayı sağlamlaştırmadığınız sürece değil bu kavramın, başka kavram ya da kavrama neden olan akımların etkisi altına almasının önüne geçemeyeceğini savunduğum mesele. Bir insan temelde ele alınmazsa bu tür kavramları manipüle etmenin, zamana göre esnetmenin ya da kaldırıp atmanın hiçbir faydası yok. Eğer içsel bazı aksamalar varsa insan hastalıklı yaklaşımlarına tutunacak bir kılıf illaki bulacaktır. Bunun adı bu sefer x kavramı olmazda y kavramı oluverir. Yani özde mesele şudur; insan bir noktaya geldiği ya da dış etkenlerle yahut da tahriklerle bir yere vardığı zaman nasıl davranmalı? O noktada şu kavramla hareket etmeliyim diye mi bakmalı meseleye, yoksa insan-vicdan-otokontrol ekseninde mi?

    Kavramlardan kelimelere geçişte de bu durum söz konusu. “Sızdırma” da olduğu gibi. Yine ülke gündemini çok meşgul eden ve bu kelimeyle birlikte diğer kavramların tartışmaya açıldığı mevzu. Gazetecilik nedir, etik nedir, otokontrol nedir, öncelik nedir?

     Sayın Başbakanı “gazeteciliğiniz batsın” dedirtecek kadar sinirlendiren hassas bir konuya neden olmak, en az onu ifşa edenler kadar onları sızdıranı da hatalı yapmaz mı? Yapar pek tabi ki de. Hatta ifşa edenden daha da yanlıştır bunu yapan çünkü barış süreci diye adlandırılan bir dönemde, barışı istediğini dillendiren bir taraftır bunu yapan. Hal böyle olunca, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu sözlerini dile getirmemize ve şaşırmamıza neden olan taraf yani.

     Öyle ya! Sen barış görüşmesi diye bir yola çıkacaksın fakat onu zarara uğratacak, milleti tahrik edip belki de –az daha- tüm süreci tehlikeye atacak bir “sızdırma”ya neden olacaksın. Tuhaf!

    Görüldüğü gibi “sızdırma” bir kavram olmamasına rağmen bir kelime olarak da bizi aynı yere taşıdı. Temele. Yani insan-vicdan-otokontrol eksenine. Demek ki insan temelde inşa edilmezse sızdırıyormuş bir yerlerden ve oradan da genelde iyilik, doğruluk, dürüstlük ve samimiyet akmıyormuş.

     Yine son zamanlarda tartışılan bir konu. Müslüm Gürses’in vefatıyla birlikte ortaya çıkan bir konu. (Bir kez daha Allah rahmet eylesin) Bana “yuh artık” dedirten, ardından “insaf” diye tepki gösterdiğim hastane masraflarının dudak uçuklatan maliyeti. Her ne kadar hastane yönetimi benim gibi tepki verenleri yumuşatmak için “bir milyon liralık bir fatura değildi o” diye açıklama yapsa da yine de gerçek rakamı telaffuz etmiyor. Ha, öyleyse şöyle diyeceğiz sanıyorum bizde, “öyle mi, demek bir milyon lira değil, dokuz yüz doksan dokuz bin lira olmalı, öyleyse sorun yok, dağılabiliriz arkadaşlar!”  

     Zira hastane yönetimin kıvırmasından benim anladığım bu. Öyle bir rakam söz konusu değil diyor ama tam rakamı da vermiyor.

    Yıllar önce hastaneydi sıraydı, muayeneydi, şuydu buydu meselelerine atıfta bulunarak, “Mümkünse hastalanmayın” diye bir yazı yazmıştım. Şimdi devlet hastanelerinde bu tür sorunlar sanıyorum büyük çoğunlukla halloldu. Sadece insan-vicdan-otokontrol üçlemesinde kendisine hakim olamayan ve özel olduğu için –devlet- kontrolü de olmayınca ipin ucunu fevkalade kaçıran ve insanı neredeyse beş parasız bırakacak kadar masraf çıkaran özel hastanelerde –maddi- anlamda devam ediyor.

     Şu denilecektir burada da, “serbest piyasa kardeşim, ben bir hizmet sunuyorum karşılığında da şunu talep ediyorum, işine gelirse.”

     Eyvallah. Sizin vicdanınız buraya kadarsa diyecek söz var mıdır ki?

     Kısaca “insan” yeniden inşa edilmeden, vicdanlar sağlamlaştırılıp, herhangi kritik bir durum karşısında o vicdanın insani olarak konuşması sağlanmadığı müddetçe biz ne desek boş olur. Yukarıdan aşağıya saydığım tüm meselelerde böyle. Temelde yani.