Dolunayda Rapsodi


 

Ne zordu hem bakıp, hem kamaşmamak. Hani elini uzatsan…

  Yol uzarken upuzun, bitmesin istedim. O öyle alev alev görünsün göğümde. Hacminden hiçbir şey kaybetmesin.

   Giderken, o aydınlığın kaybolmamasını nasıl da diledim.

   Vatan dedim, millet dedim, Türkiye’m dedim, birlik ve beraberlik içinde ebedleşen günler düşledim.

   Yetmez düşlemek dedim; içimi kabartan her duyguyu bir damla gözyaşıyla besledim.

   Bayrağıma verdiği şekli düşünürken mesela. Milletimin tek yürek, tek nefes, tek bilek bir kararlılıkla onu Hilal’e dönüştürüp vatan için akan al kanların içine nakşettiğini. Yanına bir yıldız ilavesiyle daha da parlattığını, sonra dalga dalga, ait olduğu yere, göklere salıp bize bunu hatırlattığını. “Her baktığınızda hatırlayın, ne günlerden geçip, bu günlere geldiğinizi” dediğini. Ayın Allah adını, Yıldızın En Sevgili’nin (s.a.s) adını sembolize ettiğini. Bunu bize bir Ermeninin söylediğini: “Siz hiçbir zaman laik olamazsınız çünkü siz millet olarak Allah ve Resulünün adını bayrağınıza nakşetmişsiniz.” Böyle demiş hani Paris’te. Boşuna demedi Mehmet Akif o zorlu mücadele içinde, “dalgalan sende şafaklar gibi ey şanlı Hilal” diye.

    Sonra onun kırmızıya nasılda yakıştığını düşündüm. Renginin onunla nasıl bütünleştiğini.

    Bunları düşündüm. Dedim ya, o aydınlığın kaybolmamasını nasıl da diledim. Birlik ve beraberlik içinde ebedleşmeyi düşledim.

    Sağa çektim sonra. Bekledim. Gidemedim. Gidersem aydınlık kaybolur endişesindeydim. Onu uzun uzun seyrettim. O aydınlığın içime yerleştiğinden emin olana kadar gözümü ondan çevirmedim.

    Edirne’den Ardahan’a kadar nasıl göründüğünü merak ettim sonra. Ülkemin sarsılmaz tüm hudutlarında. Kayboluyor muydu ya da kendini mi buluyordu bütün insanlarım bu aydınlıkta? Onların düşleri nasıldı, yarına nasıl bakıyorlardı, umutları daha da yeşeriyor muydu bu nur saçan lamba altında?

    Umarım dedim. Ummak zorunda da değildim. Bu yüzden duaya niyetlendim, inşallah dedim.

    Bunu da yetiremedim; duamı da gözyaşlarıyla besledim.

    Kuru kuru yeşermezdi umutlar, eğer su olmasaydı; dallanıp çiçeğe durmazdı baharlar, böyle güzel kokamazdı ki akşamlar.

    Türkiye’m dedim yine bu yüzden. Ve ben bunu nasıl da içten söyledim.

     Dolunaya bakarken ben yeminler ettim. Kavlimi tazeledim. Bölünmeyeceğiz dedim, akilini makilini bilemem de kalbî olanlarla ebede ereceğiz dedim. Bu gök kubbe altında birbirine sarmaş dolaş olmuş bir millet olarak, sonsuza ereceğiz dedim. Uçlarda dolaşmadan, yarlardan uçmadan, tehlikeli sularda kulaç atmadan mutlaka orta bir yol bulacağız dedim. Fitneye geçit vermeden, tuzakları fark ederek, her şeyden önce gönülleri fethederek ışık ışık yarınları soluyacağız dedim.

    Öyle olacağız ki, dolunaya bakarken “biz”; Edirne’den Ardahan’a kadar tüm insanım, tek bir şeyi düşler hale gelecek: Bu ışığı nasıl tüm insanlığa taşırım?

    Şunu bileceğiz çünkü “biz.” O ışığı kaybetmiş, karanlığı soluklayan insanlarla dolu dünya. Kendi karanlığında kaybolmuş, çaresizlik ve ümitsizlik içinde kavrulanlarla yani. Düşmanlıkla beslenip, basit ayrıntılarda boğulduktan sonra bir daha toparlanamayanlarla. Yani ay ışığını bile artık umursayamaz hale gelecek kadar kendi derdine düşmüş olanlarla.

     Oysa, öyle mi olmalı ya!

     Ömür dediğin bir nefesken, değer mi ayrılığa, gayrılığa, tefrikaya. Yaşam hangi sebepten layıktır ıskalanmaya.

     Dolunayı seyredebilecek gözlere sahip olmanın şükrünü bile ömrümüz boyu ibadet edecek olsak ifa edemeyecek olan biz, yani aczi kudretinin kat be kat üstünde olan insan, hangi sebepten düşer fitne batağına? Dedim ya, şükür ki sahibiz o gözlere, ta Edirne’den Ardahan’a…

    Öyleyse bundan mahrum insanlar için olmalı çaba. Bu durumda şükür düşmeli bizim payımıza. Şükretmeliyiz, huzura, beraberliğe, soluduğumuz umutla dolu hayata.

    Yeniden hareket ettiğimde bu yüzden veda etmedim dolunaya. Emindim içime doldurduğum aydınlığından. İçime yerleştirdiğim bir şeye nasıl veda edebilirdim?

    Veda edilen aydınlık olmamalıydı çünkü. Tüm vedaları hak eden tek şey karanlık olmalıydı. Bende ülkem ve milletim için tüm kalbimle bunu diledim.

    Ta Edirne’den Ardahan’a... Bayrağımızın altında.