Öküzüm torbadan düştü gördün mü?


 

Az buçuk sükut-u hayale uğramakla birlikte Ethen Mahçupyan’ın Pazar günkü yazısının girişini okumamla birlikte şu sözü sarfetmiştim; “normalleşme bu olsa gerek.”

    Sükut-u hayal kısmı ise yazının devamıyla gelmişti. Fakat bu yazının yanlış ya da hatalı olmasından değildi. Sadece şunu düşündüm. Neden bu minvalde devam edemez bir yazı? Sigaranın zararlarından bahseden Mahcupyan, pasif içicilik noktasında önemli şeyler söylüyordu zira. Ki en az diğer sosyal mevzular kadar önemli bir konu.

    Yazının bu bağlamda devam edebilmesi için ise diğer haberlere şöyle bir göz atmam yetti. Mahçupyan’ın sigara, pasif içicilik ve dahi belki de bir gün bahar, yeşil, ırmak, orman yazıları yazması için bazı kafaların değişmesi gerekiyordu. Ezberci ve böyle olması dolayısıyla son derece tehlikeli, mermerden bazı kafaların yani…

    Çünkü şunu diyordu Mahçupyan özetle: Bu kafaların benzerleri bazı yanlışlar yapmış olabilir. Bunun bedelini pasif içicilere ödetmek yerine, onlara doğan bu önümüzdeki tarihi fırsat iyi değerlendirtilmelidir.

     Değerlendirmiyorlar mı peki? Samimiyetle ve gerçekten üzerlerine düşen görevi harfiyen yerine getirmeye çalışarak değerlendirmeye çalışıyorlar.

    Mahçupyan’ın “rant” vurgusuyla ifşa ettiği bir zihinsel kalıntının izlerine, etkisini kaybetmeye yüz tutmuş hegemonyasına, baskısına rağmen yapıyorlar bunu.

    Ve biz bu sayede “normalleşme” denilen ve üzerinde ehemmiyetle durulup, bu ne demek diye iyice anlaşılması gereken günlere doğru hızla yol alıyoruz. İnşallah.

    Şöyle günler yani: Yerli otomobil tartışmalarının yapıldığı, yerli otomobil yapıp, başarısız olan bir firmanın sahibine, “Mustafa ayıp ettin” diye bir bakanımızın sitemde bulunduğu, “ben ne yerli otomobili, jet bile yaparım” diye cevap verdiği, IMF’ye olan borcumuzun Mayıs itibariyle biteceğini başka bir bakanın dile getirdiği, başka bir bakanımızın milli gelirimizin 3.5 kat arttığını haber verdiği günler.

     Dahası köşe yazarlarının, makale, fıkra, deneme türlerine geri dönüp, arkada edebi eserler bırakacak türde yazılar yazdığı, mesela “klavyelerde neden şapkalı a yok” diye esnek bir konuyu bile dile getirdikleri, birbirlerine, “bahar, şükür, haşmet, tefekkür” anlamında nazireler yaptıkları hoş ve latif günler.

     Yine dahası; kedi ağaçta kalmış, itfaiye gecikmiş vah vah, şehir yakınında koruma altına alınan ağaçlık alana yabani hayvanlar inmiş devlet onlar için müspet önlemler almalı, Fırat’ın suyu bu sene pek bir gürlemiş, dağ taş çiçek açmış ne güzel, türündeki haberlerin yapıldığı günler.

    Buna benzer haberlerin uzağında değiliz. (Az önce bakanlarımızdan verdiğim örnekler bunun işareti.)Gelişmiş ülkelere dair bu yöndeki haberleri biliyorsunuz haber bültenlerimizin sonunda, bize neşe olsun diye lütfedip veriyorlar. “Panda gülümsedi” filan şeklinde. Hani onca haberle bunalttıktan sonra biraz latife maksadıyla…

    İyi de canım yalan mı söylüyorlar, tüm bunlar yaşanıyor ki veriyorlar, neresi yanlış bunun, denilebilir. Eyvallah. Buna bir sözümüz yok.

    Sözümüz, haber sonunda yer almayı başaran bir ülkenin gülümseten haberlerine biraz daha yaklaşmışsak, bunun önünde engel olmaya devam edenlere. Hem medya anlamında hem de siyaseten.

    Mahçupyan’ın işaret ettiği zihniyet kalıntılarına yani.

    Israrla çözüm yerine paranoya üreten, korku pompalayıp, hep bardağın boş kısmını görenlere. Hele de bunları belli bir kasıtla dile getirenlere.

    Yani öküz altında buzağı arayanlara…

    Hayatı ve gündemi sürekli gerip, bir türlü gülümseyemeyenlere ve gülümsetmeyenlere…

    Cem evlerinde ilahilerle Peygamberimizin (s.a.s) kutlu doğumunun anıldığını, Konya’da Kutlu Doğum kutlamaları sırasında Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in şahane mesajlarını, yine kutlu doğum vesilesiyle Urfa’da tonlarca tirit dağıtıldığını, algılayamayanlara ve anlamayanlara.

   Şunu yani: Urfa’da binlerce yılın bir geleneği olan yemeğin, Kastamonu’da türküsünün yapıldığını göremeyenlere. Öyle ya! Urfa nere, Kastamonu nere? Ama Urfa’nın Halil İbrahim Sofrası öyle bir zenginlikle açılmış ki Kastamonu’da türkü olup yankılanmış.

   Tüm bu birlik içindeki geçmişe ve geleceğe dair atılması planlanan sağlam adımlara rağmen, hala bölünme söylemleri, hala at gözlükleriyle bakış! İşte sözümüz bunlara.  

    Ne bölünmesiymiş? Tam tersine kenetleniyoruz Allah’ın izniyle. Daha da kenetlenmek için kalıcı ve güzel adımlar atıyoruz.

    Bunu böyle değerlendiremeyenlere ve sürekli öküz altında buzağı arayanlara da, artık bu saatten sonra meşhur “tiridine bandım” türküsünde hicvedildiği gibi espriyle yaklaşmak gerek diye düşünüyorum.

     Sahi nasıldı o türkü? Ha, tamam. “Öküzüm torbadan düştü gördün mü?”

     Hani yetiversin artık bunca paranoya manasına.