Azınlık Raporu


Meşhur bir bilim-kurgu öyküsünü, sinemaya aktaran Steven Speilberg, aslında ne demek istediğini, sinema diliyle –kendi adıma konuşayım, bana- çok güzel anlatmıştı:

      Niyet okuma insan!

      Özet cümlesi bana göre buydu filmin. Sonra şu alt başlıklarda da değerlendirebilirdi film; 1)Tanrılığa soyunma. 2) Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağına göre, ki bu hiçbir zaman mümkün olmayacak, öyleyse bir insanın bir sonraki adımını hesaplayarak onu yargılama.

      Elbette ben önce izlediğim, okuduğum, gördüğüm ya da duyduğum bir şeyi dini inancımın öğretilerini de işin içine katarak değerlendireceğim. Bu açıdan benim değerlendirmelerimin böyle olması kaçınılmaz.

       Filmi izleyenlerin ne alaka diyebileceği, benim ise filmi bir diğer başlığa “Senin dinin sana, benim dinim bana” noktasına taşımamda, bunun için çok görülmemeli.

       Kısaca filmde; ileriki dönemlerde polis teşkilatının ulaşabileceği noktalar göz önüne seriliyordu. Mesela teknik öyle bir hale geliyordu ki dijital ortamlarda tek tek gözlem altına alınan insanların tüm adımları takip altına alınıyordu. Filmde rüya meselesine de atıfta bulunuluyor ve sezgileri güçlü üç insanın, rüyalarına göre hareket ediliyordu. O insanların cinayete meyilli insanları hissetmek ve bunların işleyeceği cinayetleri görmek gibi bir yetileri vardı. Polis teşkilatı da bunu dikkate alıyor ve daha cinayet işlenmeden önlemini alarak, gidip o insanı tutukluyordu. Polis ne kadar önceden görürse bu cinayetleri, o kadar başarı sağlıyordu.

       Fakat sorulması gereken asıl soruyu ıskalıyorlardı. Bir hükm-ü ilahi varsa ortada bunun önüne geçilebilir miydi? Ve son ana kadar iradesinde hür olan insanın Allah’la kendisi arasında oluşan bağda, belki de o cinayeti işlemeyebileceği mümkün müydü? Son anda vazgeçme potansiyelinde olabilecek ve imtihanı kazanacak bir insanı “anladım ben seni, sen birini öldüreceksin” diye tutuklamak ne kadar doğruydu?

       Kilit nokta ise şurasıydı; Allah’ın bile cüz’i irade noktasında serbest bıraktığı bir insanı, velev ki cinayet işleyecek bile olsa senin önceden yargılamaya, onun niyetini okumaya hakkın yoktu.

      Yeryüzünde suç da suçlu da olacaktı, çünkü burası bir imtihan yeriydi. Sana düşen doğruyu yanlışı gösterdikten sonra insanları iradelerini kullanmakta özgür bırakmaktı.  

      Güzel ülkemizin teknik donanımda, süper devlet diye tabir edilen bazı ülkelerin çok çok gerisinde olduğu malum. Bu açıdan filmde bahsi geçen tekniğin bize ulaşması uzun yılları alır. Önce hayal eden, sonra düşünen ve hayal edilen her şey mutlaka gerçekleşme potansiyeline sahiptir kıstasından hareket eden insanların ülkesine ise bu hayalleri neticesi belki daha erken yıllarda uğrayabilir bu teknik. Bana göre hiç lüzumu yok. Filmde de mesaj olarak verildiği üzere. Fakat dediğim gibi bu ve benzeri birçok teknik uygulamayı deneyecektir bazı süper güçler ama bizim ülkemize ulaşması yakın bir gelecek için zor.

     Ve fakat ironik olanı, böyle bir teknik olmadığı halde ve filmdeki kahinler gibi psişik güçlere de sahip değilken bazı insanların niyet okumacılığına soyunması.

      “Anladım ben seni, sen birazdan suç işleyeceksin”, “Anladım ben seni sen bizim bütün yaşam haklarımızı elimizden alacaksın”, “Anladım ben seni, sen bizi devirmek istiyorsun”, “Anladım ben seni, sen benim içkimden sonra ne yiyeceğime de karışırsın” vs. vs.

      Bakıyorsun güzel ülkeme, farazalar cenneti. Ortada somut, henüz gerçekleşmiş bir durum yok fakat hep geleceğe yönelik kaygılar var. Bu kaygılar sebebiyle yöneten ve –bazı- yönetilen kesimler arasında uçurumlar hızla büyüyor.

      Diyor ki mesela yöneten “bu bir düzenleme”, “hayır” diyor bir kısım yönetilen, “sen bunun arkasından daha büyük yasaklar getireceksin.”

       Yine mesela, bazı yönetilenler diyor ki, “ben senin bir adım sonrandan şüpheliyim, bu yüzden seni protesto edeceğim”, “et” diyor yöneten, “ama sakin ol, demokratik çerçevenin dışına çıkma.”

       Sonra ne oluyorsa iş çığırından çıkıyor. Bu da filmdeki gibi sağlam teknik sonucu olmuyor üstelik. Teknik açıdan sadece bir facebook bir de  twitter zengini olan halkımızın, bunu bile yanlış kullanması sonucu oluyor. Delilerden biri bir taş atıyor kuyuya. Poliste harekete geçiyor, o suskun protestocu kalabalık da.

       Daha ne olduğunu anlamadan, biri “şimdi devirdik devirdik hükümeti, bir daha zor” yazıyor; bunu gören polis, “ha, demek bunun içinmiş bu” deyip sakin kalabalığı dağıtmak için güce başvuruyor, aynı mesajı farklı algılayan ve bu gücü de gören kalabalık ise, “haydi, o zaman” diyor. Sonra olay büyüyor, niyetler bambaşka bir hal alıyor, deliler habire tweet atıyor ve kaos doğuyor.

       Masum başlayan bir eylem, tarafların galeyanıyla sonuçlanıyor.

       İşin enteresan yanı ise, dile getirilen hiçbir kaygının henüz yürürlüğe girmemesi. Bir niyet okuması sonucu harekete geçen bir grubun endişelerinden ibaret. Nedir devamı? “İçkimi yasakladın, rujuma karıştın, yarın nasıl yaşayacağımı da karar verirsin.” Olmuş bir şey var mı ortada? Yok. Fakat olabilir. Ben senin niyetini okudum çünkü! Polisin niyet okuması ise daha gerçekçi nedenlere dayanıyor. Çünkü atılan tweetler –ki öyle böyle değil, epey kocaman adamların ve kadınların yönlendirmesi- yönetenin endişelerini körükleyecek cinsten.

       Peki bu endişeler körüklenmiş olsa bile, bu güç denemelerine gerek var mı? Asla!

       Protestosunu henüz şiddete taşımamış bir kalabalığın üzerine su veya gaz sıkmaya gerek var mı? Asla!

       Velev ki, o kalabalık niyetini bambaşka bir yere taşımış olsun, yine de yöneten şiddet uygulamalı mı? Asla!

       Daha da önemlisi, yöneten ve yönetilen niyet okumaları sonucu harekete geçmeli mi? Asla!

        Bu ne akla uyar, ne de mantığa zira.

        Şöyle düşünelim. Olaylar büyüdü, içinden çıkılamaz bir hal aldı diyelim. Arap Baharlarına filan atıfta bulunuldu. “Pardon da sizde sebep neydi kardeş?” denildiğinde ne denecek?

       “Bizde henüz somut bir şey yoktu ama niyet okuduk biz. Bunları bunları yapma potansiyeline sahipsiniz, durun dedik.” Bu mu?

        Vallahi gülerler adama. Ki gülüyorlardır zaten. Dünyanın gıptayla takip ettiği bir ülkede yaşayacaksın, bütün ekonomik ve sosyal krizleri teğet geçeceksin, sonra da farazalarla ülkeyi karıştıracaksın. Bu büyük bir vebaldir ve maalesef aklını donduranlar hala o vebali umursamadan insanları galeyana getiriyor.

       Yapılacak olan ise belli. Hükümet o protestoculara, niyetinin ne olduğunu bir kez daha anlatacak. Çok geniş kapsamda yapacak bunu. Çünkü anlaşılmıştır ki meşhur bir oyuncunun da dile getirdiği üzere, sadece “ağaç” değildir mevzu. Gaz sıkarak değil, gaz alarak yapacak bunu. Çünkü bariz olan bir şey var, ciddi bir endişe gazı birikmiş bir kesimde. Kaygılılar! Belki bu kaygılarını dayandıracak somut hiçbir veriye sahip değiller ama kaygılılar. Yapacak bir şey yok. Öyleyse, gidereceksin bu kaygıları. “Niyetimi okumak için çabalama” deyip, yardımcı olacaksın onlara. İçkiden başlayarak, ruju hesaba katarak yapacaksın bunu. İnanması güç ama bunları ciddi ciddi endişe haline getirip, rejim kaygılarına dönüştürenler mevcut.

        Gülerler adama dediğim yer de burası zaten. Fakat neyse!

        Orası bizi de ,yönetenleri de ilgilendirmez. Kim nasıl yaşamak istiyorsa, başkalarını rahatsız etmeden özgürce yaşayacak. Bunu da yönetenler sağlayacak.

       Filmde alakasız diye bağladığım yerdeki gibi düşünecek yöneten. Bunu düşünmeye mecbur. Allah da böyle buyuruyor; “Senin dinin sana, benim dinim bana.”

      Öyleyse şunu diyecek yöneten: Allah’ın hür bıraktığı bir iradeye hiçbir şekilde müdahale edecek değilim. Fakat ben bir devletin önemli bir organıysam gelecek nesillerimi düşünür ve ona göre kararlar alabilirim. Sende bana bu noktada karışmayacaksın. Benim niyetimi önceden okuyup, cıngar çıkarmayacaksın. Ben sana nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşayacağının teminatını vereceğim, sen de bana yönettiğim bir diğer kesimin özgürlüklerini muhafaza etme çabasındayken karışmayacaksın.

       Tüm yaşadıklarımızın özeti budur. Karşılıklı olarak bir niyet okuma vardır. Bu da çok yanlış yerlere çekilmeye çalışılmaktadır. Konunun bu olduğunu yönetenler ve yönetilenler bir an önce anlamalı, her iki taraftan da sağduyulu adımlar bir an önce atılmalıdır. Yukarıda değerlendirmeye çalıştığım hassasiyetler göz önünde bulundurularak.