Mevla’m görelim neyler


      İki kere yazıp, iki kere “delete” tuşuna basarak sildiğim yazıların akabinde, “bunu da siler miyim acaba” diye tereddütle başladığım bir yazıdır bu.

      İki yazımında başlığı sertti, iki yazımında içeriği daha da sertti.

      Çünkü bütün gece neredeyse hiç uyuyamamıştım; baş ve mide ağrılarından muztarip, ara ara ilaç içmek suretiyle öfkemin ve üzüntümün önünü almaya çalışmıştım.

       Neler neler geçmişti aklımdan. Onlar aklımdan geçtikçe daha da sinirlenmiş, uykumu daha da kaçırmıştım. Halimin böyle olmasına daha da içerlediğimde ise –zira yarın itibariyle çok önemli bir on gün var önümde- hayatla aramdaki konsantrasyonu kesen herkese ve her şeye bir kere daha kahretmiştim.

       Sadece ben miydim böyle olan? Hayır, bu ülke ve millet için gerçekten güzel şeyler üreten ve bunu da samimiyet içinde yapan bir sürü insan aynı durumdaydı. Onlarda benim gibi durumların bir an önce sakinleşmesini ve normal yaşamlarına geri dönmeyi arzu ediyorlardı.

      Anormal ve hastalıklı olan bu tablodan zevk alan ve bunu sürdürenlerdi.

      İşte bu hâl içinde geçtim bende klavyenin başına. Bu tabloya neden olanlara fevkalade kahırlı ve öfkeli olarak. Eh, hâl böyle olunca da yazılanlar sert olacaktı. Öyle de oldu. Ama bir gerginlik vardı ortada ve sürekli bir yanlış anlama durumu; yani iletişimsizlik de vardı. Öyleyse, ortamı bir kelimeyle dahi olsa, daha da gerebilecek bir söz sarf edilmemeliydi. Bu sorumlulukla sildim yazdıklarımı bende. Anlamayana, evet, hâlâ ısrarla ve inatla anlamayana ne anlatılabilirdi ki? Denilebilecek her şey denmiş, atılabilecek bütün sorumlu adımlar atılmıştı. Hem de ülkenin en kıdemli, en yetkili insanları tarafından. Bunları anlamayan, yapılan bütün itidal ve sorumluluk çağrılarına kulaklarını tıkayan insanlarda artık bir iyiniyet aranamazdı. Aranmamalıydı da.

       Aslında bende bunları yazmıştım. Sert olmakla birlikte, şu soruyu barındırıyordu içinde; “bunu bu güzelim ülkeye ve millete neden yapıyorsunuz?” Cevabı gecikmeyecekti bu sorunun. “Biz bir şey yapmıyoruz ki, onlar yapıyor. Biz demokratik haklarımızı arıyoruz.” Çünkü ne zaman bu çağrılar yapılsa, böylesi sorular sorulsa, bu cevaplar geliyordu. Sonra şu deniyordu mesela, “böyle mi arıyorsunuz haklarınızı?” Cevap yine gecikmiyordu; “biz kötü bir şey yapmıyoruz ki, bize müdahale eden polise karşı savunmada bulunuyoruz.” Sonra şu deniyordu, “peki siz çevreye zarar verirken, diğer insanların malına ve canına kast ederken polis görevini yapmasın mı?” Cevap kaypaklaşıyordu bu sefer, “biz yapmıyoruz ki bunu, içimizdeki provokatörler yapıyor.” Şöyle bitiyordu konuşma, “öyleyse ayrılın onlardan dönün evlerinize, kalsın onlar yalnız, biz de rahat yapalım halkın canına ve malına bizzat kendileri olarak ya da sebebiyet vererek kast edenlere müdahalemizi.” “Hayır, eve filan dönmüyoruz, yarın daha da kalabalık olarak toplanacağız meydanda.”

      Aşağı yukarı bu minvalde sürdü konuşmalar. Ve bir türlü arada iletişim sağlanamadı. Sonuç; trilyonlarca liralık ülke ekonomisine zarar, dış ülkelere karşı verdiğimiz sevimsiz görüntüler, iç ve dış düşmanlarımızın ekmeklerine sürülen yağlar.

     İyi, peki de susacak mıyız yani? Bu konuşmaları kesecek miyiz artık? Değil tabi. Fakat aydınların fikirleri olur, devletlerin politikaları diye klişe bir söylem vardır. Aydınlar –gerek tahrik eden taraf, gerekse itidale davet eden taraf- çok konuştu, şimdi devletlerin politikalarının konuşma zamanı diye düşünüyorum ben. Bunca anlamayana karşı sözün bittiği yerdir burası ve devletin politikaları ne gerektiriyorsa o yapılmalıdır.

      Başbakanın işaret ettiği üzere, oyun bu kadar büyükse, mutlaka devletin hali hazırda bir B, C olmadı Z planı vardır. (Çünkü sanıyorum A planı evresi süreç içinde yaşadıklarımızdı ve tutmadı.) Ya da olmalıdır. Ve bir an önce o devreye sokulmalıdır.

        Tıpkı ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da olduğu gibi.

        Bize düşense; üzerimize düşeni yaptıktan sonra, ki bu yine sertlikten ziyade itidal ve sükunet oluyor, Allah’a teslim olmaktır.

        Hoş nazara güzel görünür eşya, eğri bakan eğri görür daima demiş, Azeri Çelebi. Ne yapalım, ne denirse densin bir kesim illaki eğri görmeye devam edecek. Böylelerinin karşısında da boşa nefes tüketmeye gerek yok zannımca.

       Devletimizle dolaylı veya direkt olarak çatışmaya giren bu gruplara karşı sözün bittiği yerde, devlettir muhatap olması gereken. Bizde tarafımızı devletimizden, milletimizden, ülkemizden yani birlik ve beraberliğimizden, huzurdan yana belirleyip, bekleyeceğiz.

        Hak şerleri hayr eyleyecektir elbet.