Tatlıses’in geldiği nokta


Sitemizde de yer aldı, İbrahim Tatlıses bayram için attığı tweette epey nahoş bir kelime kullanarak, para üzerine bir vurguda bulunmuş.

        Benim anladığım şuydu sözünden; para insana bir değer katmıyor. Ben hep aynıydım. Fakat o son sözü, neden parayı o kadar aşağılamış? Bunun üzerinde biraz durmak gerekiyor sanıyorum.

       Tatlıses’in bu sözünü okumadan önce bayram vesilesi ile görüşmüş olduğum bir yakınıma para ile ilgili bir şeyler söylemiştim ben de. Aşağı yukarı kast ettiğim “mana” aynıydı.

         Sıfırı tüketmiş, çok varlıklı bir hayattan gelip şimdi yeniden hayata başlamak zorunda olan fakat bunun için ne enerjisi ne de takati kalmamış bir insandı bu. Yaşı da orta yaşın biraz üzerinde. Ne yapacağını, ne yönde hareket edeceğini bilemez bir halde. Ve parası da yok!

        Tatlıses’le aralarındaki fark buydu belki de. Tatlıses yaşadığı süreç içerisinde parasının varlığını sürdürdüğü halde bu noktaya gelmişti. Takdir edersiniz ki ibretlik ve acı bir süreçti tüm yaşadıkları. O yakınım da “üzüntü” ve “acı” da toplarsak süreci, pek fark yoktu onun yaşadıklarından. Öyle değil midir? Yaşanan süreçlerde ne yaşamış olursanız olun, olayın özünde bu ikisi varsa, yani “acı” ve “üzüntü” yaşadıklarının değişkenliğinin pek önemi yoktur.  Neticede duygular aynı. O da bir şekilde üzülmüş, sen de. Bunun için teşbihte bir hata görmüyorum ben. Ve hatta tüm insanları aynı kategoriye sokuyorum. İnsan olmamız temelinde yaşananların şekil değişikliğinin bir önemi yok, çünkü hissettiklerimiz, duygularımız aynı. Sen şuna üzülürsün, o buna. Diğeri de ötekine. Ötekinin üzüldüğüne sen gülüp geçersin belki ama (çünkü senin yaşadıkların sana daha mühim gelip, onunki hafif gelebilir) burada esas olan üzülmek fiilidir. Onun yaşadığına bu sebepten gülüp geçmeye hakkın yoktur. “O da bir şey mi?” demeye de. Neticede üzülmüş mü, ona bakman gerekir.

        Neyse.

        O yakınım, tüm yaşadıklarının sonunda şu noktaya gelmişti; “zaten çok yorgun hissediyorum, bir de bunun üzerine yeniden başlamak için param da yok. Belki param olsaydı her şey daha farklı olurdu.”

       Tatlıses’in geldiği nokta benim için bu açıdan da mühimdi bu yüzden. O yakınıma söylediklerimle paralellik arz ediyordu çünkü.

       Uzun uzun konuştuk kendisiyle. Kendimce bazı telkinlerde bulundum ona ve özetle dedim ki; para nedir ki? Önce şu enerjini ve yaşama sevincini geri kazan sen. Para her şekilde tedarik edilir. Bir yere girip bulaşıkçılık bile yapabilir insan, burada mühim olan senin yüzünde oluşacak kalıcı bir tebessüm, onurunu korumak ve azmin. Bunları temellendirip, kalıcı hale getirdikten sonra para için atılacak adımlar çocuk oyuncağı.

       Öyle değil midir? Yaşama sevinci, mutluluk, huzur bunlar parayla sağlanabilecek ya da satın alınabilecek şeyler midir? Öyle olsaydı tüm zenginler mutluluk ve sevinç içinde dolaşıyor olurdu. Ona keza sağlık da. Tatlıses mesela, sağlığının bozulmasına parasıyla engel olabildi mi?

         Demek ki temelde içimizi ele almamız gerekiyor. Yapıyı sağlam inşa edebilmek için harca maddi şeyler değil de manevi şeyler koymak gerekiyor. Ki insan günün birinde maddi anlamda her şeyini tüketse bile yeniden başlamak için o iradeyi, azmi, şuuru ve yaşama sevincini kendinde bulabilsin ve hayata gerekirse yeniden başlayabilsin.

         Paranın hiçbir önemi yok demiyorum elbette. Yalnızca şunu diyorum. Para maddi bir kaynak olması nedeniyle her an bir şekilde kazanılabilecek bir şey. Fakat bunu manevi değerlerimiz –duygularımız- için söylemek mümkün değil. Onlar bir kere kayboldu mu çöküş daha hızlı oluyor ve toparlanamıyor insan. Onun için onları kalıcı hale getirmek mühim işte.

           Velhasıl bundan ne anlarsınız bilmiyorum ama o konuşmayı şurada bağladım ben. “Sen çok güzel bir yağmur eşliğinde bir yudum kahvenin tadına vardın mı hiç? Veya koştururken oradan oraya (neye koşturduğun önemi yok, ister var olan holdinglerin arasında koştur, ister çalıştığın işyerinin mutfağıyla evin arasında) başını kaldırıp gökyüzüne bakarak birkaç dakikalığına tefekküre dalıp, için mutlulukla doldu mu? Yahut da oturup bir dalın dibine, çiçeklerin güzelliğiyle sevinç duyabildin mi? Bunlara bak. Ve bunlarla mutlu olabilmenin yollarını yara. Çünkü günün sonunda elinde kalan ne yediğin içtiğin, ne koştuğun, ne de kazandığın para. Sadece o kısacık dakikalarda hissettiğin şeyler. Öyleyse? Burada holding sahibiyle bir bulaşıkçı arasına farkı sokan nedir? Hele de aynı şeyleri hissetmeyi başarabiliyorsa. O da mutlu, bulaşıkçı da. Ya da şöyle düşünelim, o gökyüzü Kanarya Adaları’nda da aynı, senin baktığın yerde de. Kısaca mutlu olmak için Kanarya Adaları’na gitmem gerekmiyor ki! Yeter ki bunun idrakinde olalım.”

           Öyleyse mesele az parada çok parada değil. Mesele durumların künhüne, püf noktasına vakıf olabilmek de.

         Ayrıca paradan dolayı hiç gurur meselesi içine girmeye, varlıktan yokluğa düştüm demeye gerek yok, bazı zenginlerimizin –Tatlıses’te dahil- geldiği nokta ortada.

         Yalnız kanaati ihmal etmeyecek insan. Her durumda ve her koşulda. Kazandığı yetecek ona bir şekilde. Daha fazlasında gözü olmadan az önce söz ettiğim şeylerle de çok mutlu olabilir insan. Bunun için paraya gerek bile yok hatta. Para geçinmemiz için bir araç sadece.

        Fakat insan hayatta, o da olsun, bu da olsun, şu da olsun diye nefsi bir çabaya girmişse, bir gün elindeki nimetleri de küstürür. Her şeyi birden isteyen insan, bulduğu nimetlerle mutlu olmasını da bilemez. Hep bir doyumsuzluk hep bir arayış içerisine girer. O da, bu da, şu da, sen de derken birini illaki küstürür.

      İş ki o nimetlerin asıl sahibini küstürmemek de.

       Nimetlerin hangisinin bizim için değerli olduğunu, Rabbin bize onu hangi sebepten karşımıza çıkardığını bilemeyeceğimize göre sanıyorum bir diğer yapılması gereken şey de şükür. Bir kutsi hadiste şöyle der Rab; eğer kulum ona verdiğim bir emanetin değerini bilmezse onu ondan alır başkasına veririm.

       Bu yüzden her şeye nimet gözüyle bakıp –az veya çok- şükür etmek, manevi şeylerle mutlu olmasını bilmek çok önemli bir mevzu.

       Para ve madde çok sonraki mesele.