Neyi paylaşamıyoruz?


Ahir zamanda görülen bazı rüyaların, Peygamber Efendimiz (s.a.s) salih rüyalar (rüyay-ı sadıka) olacağını haber veriyor.   

      Rüyalara ilgim, gördüğüm rüyaların etkisiyle başlamıştı. Nedir bu? Diye merak ettiğimi hatırlıyorum ilkin. Mesela anneannemin vefatından birkaç gün önce, kıyameti görmüştüm rüyamda. Tufan vardı dışarıda, ben evimizde. Pencereye koşmuştum bunu izlemek için. Oturduğumuz apartmanın çatısını kaplayacak büyüklükte bir kuş, pencerede beni görünce pencereye kaplamış, kanatlarıyla adeta içeriye girmemi emretmişti. Koşup yatağın altına saklanmıştım bende. Aradan epey zaman geçtikten sonra yeniden pencereye gelmiş, dinen yağmur ve selin ardından ışıl ışıl bir güneşin doğduğuna şahit olmuştum. Karşıda görünen anneannemlerin evinin bahçesine baktığımda siyahlar giyinmiş birisi kapşonu yüzünü kapatacak bir şekilde, kafası önünde bekliyordu. Kafasını kaldırıp bana baktığında, gözgöze gelmiş bakışlarından adeta kanım donmuştu. Kim bu, diye sorduğumda bir ses, “o Azrail’dir” demişti.

        Rüyayı babama ve anneme anlattığımda, “bunu anneannene sakın anlatma” demişlerdi fakat ben niye böyle dediklerini anlamamıştım.  

       Yaklaşık bir hafta önce bir yol hazırlığına başladım. Şöyle birkaç gün, dinlenme amaçlı ufak bir seyahatti benimkisi. Yolumda o kadar uzun değil. Seyahatten bir gün önce yine bir rüya gördüm. Bütün ön dişlerim elime geliyordu. Rüyalar ve tabirleri konusunda az çok meraklı olanlar bunun ne anlama geldiğini bilirler. Elbette içime büyük bir sıkıntı düştü. Arabayı kullanacak olanın ben olmam bir yana, aldığım bir sorumluluk da vardı. Bir ara gitmekten vazgeçmeyi bile düşündüm. Fakat bu büyük bir itikatsızlık olurdu. Zira takdir-i ilahi seni her yerde bulurdu. Kardeşime anlatmadım rüyayı bu yüzden. Zaten akşamını bulmadan acı haberi de almış olduk.

       Özgür Oruç; genç, yetenekli, gelecek vadeden, başarılı bir doktordu. Maddi anlamda göz kamaştıran bir birikimi genç yaşta elde etmeyi de başarmış, belki bu sebepten çevresindekilerin gıptasının bir tık ilerisini bile üzerine çekmişti. Benim yakın bir akrabam, çocukluk arkadaşımdı. Ve dünyalar iyisi bir insandı. Ve trafik terörünün son kurbanlarından oldu.

       Ölüm her an, her yerde karşımıza çıkabilirdi. Vade yettiği zaman bunun ötesi yoktu, tedbiri de…

        Bu vesileyle uzun uzun düşünme imkanı buldum bende. Hal böyleyken bizim paylaşamadığımız ne? Şunu sordum kendime. Rüyalardan da yola çıkarak. Mesela rüyamda bana yarın öleceğim bildirilse, benim için mühim olan ne olurdu? Bu düşünce aklımdan geçer geçmez, ahiret inancına sahip bir insan olarak hemen ibadetlerimi gözden geçirdim mesela. Elbette salt ibadet yetmezdi. Bu yüzden iyilik yaptım mı, Allah’ın rızasını ne ölçüde kazanabildim bunları da sorguladım.

       Ona keza tüm insanlık adına, kıyametin tarihi hakkında bir fikrimiz var mı? Yarın da kopabilir Allah’ın hikmetleri neticesi, bir ay sonrada, on yıl sonrada… Velev ki otuz yıl sonra kopsun ve biz bunun bilgisine sahip olalım, bu durumda bile en azından bu soruyu sık sık sormalı değil miyiz? “Bizim paylaşamadığımız ne?” Neyin önemi kalır ki bu durumda?

        Şöyle bir gündemimize bakın ve terazilendirin bu gerçekle birlikte. Hangisi ağır basacak?

        Peki, gitmeyelim o kadar uzağa, bu kadar keskin bir iddiayı dillendirmeyelim ve küçük kıyamet diye kabul ettiğimiz kendi ölümümüzden yola çıkalım. Değil yarınımız, beş dakika sonramızdan emin miyiz?

        Öyleyse?

        Vallahi ben bilemiyorum. Bilememekten ziyade tüm her şeye bu gözle bakınca anlayamıyorum. Çok basit geliyor zira böyle bakınca tüm o çekişmeler, didişmeler, kavgalar, hatta öldürmeye kadar varan husumetler.

        Kıyamet demişken; bilmem ne kadarımızın ilgisini çekti, ki bizim pek önemli gündemimiz(!) her ne kadar bu dikkat çekmeye izin vermese de, dünyanın gidişatı pek hayra alamet değil, “Kıbrıs yok olacak”, diye haber yapmış National Geographic. Buzulların eridiğine vurgu yapmış ve belki de Kıbrıs’la birlikte yok olacak diğer toprak parçalarına da dikkat çekmeyi amaçlamış. Hoş, beni hayretler içinde bırakma pahasına bu pek de kimsenin umurunda değil ama… Tıpkı küresel ısınma gibi bir tehlikenin, Kyoto Sözleşmesinin gündemden düşüp (düşürülüp) yaşanacak felaketlerin kimsenin umurunda olmaması gibi.

       Velhasıl, “bir saatlik tefekkür, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır” buyurduğu gibi Peygamberimizin, yaşamış olduğum bu sarsıcı gelişmeler neticesi düşüncelerim beni yine bir noktaya getirdi. Ölüm varken, hiçbir kötülüğe meydan vermemeli yeryüzünde. Değmeyecek şeyler için alet olunmamalı başkalarının ölümüne sebebiyet verebilecek gelişmelere. Kısır çekişmelerden uzak durulmalı ve elimizden bir şey gelmiyorsa da susup çekilmeli bir köşeye.

        Ve en önemlisi sık sık ölümü düşünmeli insan, rabıta ciddiyetinde. Hayır, karamsarlığa kapılıp, yaşamdan vazgeçmek manasında değil. Bilakis. Daha bir şuurla ve yaşama sevinciyle sarılabilmek için hayata.

      Rüyalar ise sanıyorum, rabıtanın ilahi hikmetle bize istemimiz dışında yaptırılanı. Rabıtayı boş veren ya da hafife alan insana, ilahi mekanizmanın hikmetli bir hatırlatması. Ki Peygamberimizin müjdesiyle birlikte ele alırsak bunu, kula sunulmuş ne büyük, ne hikmetli bir hediye.  

        Ahir zamandayız ve hemen her şey kirlendi çünkü. Masumiyetini kaybetti çoğu şey. Bir rüyalar kaldı elimizde…