TOPUMU ALIP GİDERİM!


Küçük yaşlarda sokakta oynayan son çocuklardık biz. Üstümüz toz toprak içinde, sabahtan akşama kadar ordan oraya koştururduk. Arada sırada da koltuğunun altında topuyla gelen arkadaşımızı beni seç beni seç diye takımında oynamaya ikna etmeye çalışırdık. Çünkü topun sahibinin takımında oynamanın büyük avantajları vardı. Örneğin tüm faul pozisyonları onun takımının lehineydi, tüm gollerde üstten avut demek gibi bir şansı vardı. Çünkü top onundu ve eğer istemediği bir sonuç çıkarsa topunu alıp gitme hakkı vardı ve genellikle ya top patlardı ya birinin camı kırılırdı ya da topunu alır giderdi. Her durumda üzülen biz olurduk.

 

Sonra biri geldi aramıza ben hakem olayım dedi. Çok zekiydi, akıllıydı, tarafsız görünürdü. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan gördüğü pozisyonları çalıyordu. Bu bizim ona karşı bir sempati duymamızı sağladı, hatta topun sahibinden çok ona saygı duyuyor, onu memnun etmeye çalışıyorduk.

 

Zaman geçtikçe birileri bu hakemi daha çok sevdi öyle çok sevdi ki, en değerli bilyelerini ona vermeyi onunla oynamayı istiyorlardı. Hem topu hem de bilyesi olmayan bu çocuk hem topa hem de bileyelere hakim olmayı başardı.

 

Zaman için de her iki takımdan da 3-4 kişi onun fanatiği haline geldi. İktidar, güç, şöhret yanında taraftarlığı da getirdi. Mahalledeki çocukların önemli bir kısmı onun etrafındaydı. Çoğunluk olmamalarına rağmen çoğunluğa yön vermeyi başarıyorlardı. Çünkü sayıları ve nitelikleri o kadar önemliydi ki A takımından olsalar A takımı sayı ve nitelik bakımından güçlü oluyordu B takımından olsalar B takımı sayı ve nitelik bakımından üstün oluyordu.

 

Topu ve bilyesi olmayan ama hattı zatında bu top ve bilyelerin sahiplerinin hayranlığını kazanmış olan “Hakem” oluşturduğu bu sayı ve nitelik bakımından güçlü olan çocuklarla tarafsız ama taraflara yön veren bir “CAMİA” haline geldiler.

 

Bu durum her iki kesimin oyuncularını ve taraftarlarını içten içe rahatsız etse de, kimse ona dokunmuyor, kimse topunu alıp gitmekle tehdit etmiyor, kimse ona saygısızlık etmiyordu. Bunlar girift menfaat ilişkileriydi, saygı mı korkudan, korku mu saygıdan ileri gelir orasını siz düşünün.

 

Gel gelelim bi gün mahallenin kabadayılarından biri (aslında önceden sık sık yanyana görüyorduk onları) bu “Hakem”in fiyakasını bozmaya kalktı. “Ne ayaksın len” diye racon kesip keskin bir bakış attı. “Hakem” taraftarlarına dönüp “TARAF olun” çağrısı yaptı. Mahallenin değişik kesimlerinden taraftarlara sahip “Hakem”in taraftarları ve “Kabadayı”yı sevmeyen kesimler bir araya gelmeden ortak menfaatlerde buluştular. Sonra ne mi oldu? İzleyip göreceğiz.

 

Şimdi artık ne topun sahibi belli, ne top oynamak isteyen belli, ne de oynatmak istemeyen, herkes perdenin arkasından gölgesini oynatıyor. Topumu alıp giderim diyen topun sahibi bile bu kadar girift ilişkiler içinde masum bir çocuk gibi kalıyor.