Suçüstü yakalanmak


Hiç kendinizi yakaladınız mı kötü bir düşünce üzerineyken?

      Hırsızlık yaparken değil, düşünürken. Yolsuzluk yaparken değil, düşünürken. Haram yerken değil, düşünürken. Başkasının hakkını ihlal ederken değil, düşünürken. Birini öldürmek üzereyken değil, düşünürken.

      Trafikte mesela. Az önce önünüze kuralsız bir şekilde kırıp, sizi çileden çıkarana, inip birkaç yumruk sallamayı; düşünürken.  

     Yolda mesela. Size omuz atana, dönüp bir iki tokat atmayı; düşünürken.

      İşyerinde mesela. İş bitirmek için size teklif edilen miktarı; düşünürken.

      Okulda mesela. Bir türlü geçemediğiniz dersi, yeni kopya usulleriyle geçmeyi; düşünürken.

        Bunları yaparken değil, düşünürken.

        Yakaladınız mı hiç kendinizi?

       Aklınızdan türlü türlü düşünceler geçti mi cazibedar teklifler karşısında? Aklınıza getirdiniz mi bir “acaba?” eşliğinde, yaparsam ne olur?

        Bir kereden bir şey olmaz, deyip, teşebbüse geçmekle geçmemek arasında kaldınız mı?

        Bu düşünceler zihninizde hiç var oldu mu?

        Olduysa, nasıl durdurdunuz onları fiiliyata geçmeden?

        Ne ağır bastı da geri adım attınız?

        “Düşünce kaderinizdir” denirken kast edilen bunlar mıydı acaba?

        Neyi düşündüğüne dikkat et, uyarıları bunun için miydi?

         Kırk gün ne söylersen ya da neyi düşünürsen başına o gelir, böyle bir şey miydi?

         Düşünceler bizim hayatımızın bel kemiği, bir sonraki adımın düşsel hali miydi?

         Öyleyse o düşler hep iyiye, güzele, doğruya yönelik olmalı değil miydi?

         İnsan önce düşüncelerinde bir imara gidip, kendini mamur hale mi getirmeliydi?

        Kötü düşüncenin insanı götüreceği yer kötü bir yer olmaz mıydı?

       “Sen bir düşüncesin. Gül düşünürsen gülistan (gül bahçesi), diken düşünürsen çalılık olursun” derken Cânım Mevlanam, ne demek istemişti?

        Ve biz varlığın mülk ve melekût yönünün hangi kısmını tercih ediyoruz ve hayatımızı ona göre şekillendiriyoruz?

       Mülk; iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, adalet-zulüm. Hep iç içe. Yaşadığımız veçhile…

        Melekût; sadece olumluluklar, iyilikler… Soyut mülkten, sterilize.

        Biz, tüm yaşantımızı düşünceden başlatırken, başlarken hayata, Bismillah derken; güne ve sokağa ve dahi insanlara, varlığın hangi kısmından başlıyoruz söze, harekete?

        Mülk, melekût? Hangisinden?

         Zıtlıklar içinde bize meydan okumaya az sonra başlayacakken uzanan gün, biz neyi sağlamlaştırmış olarak çıkıyoruz evden?

         Neyi çoğaltıyoruz kuytularda, neyle arınıyoruz yalnız kaldığımız dar mekanlarda?

          Neyi biriktiriyoruz zihnimizde, sol ayağımızı atmadan önce sokağa?

          Sağ ayağımızla, huzur içinde girebilmek için o eve?

          Hiç soruyor muyuz şu soruyu? Her şey orada mı başlıyor acaba? Yani düşüncede.

          Suçüstü yakalıyor muyuz kendimizi, hemen herkesten önce?

          En can alıcısı da şu; yakalamalı değil miyiz, hemen herkesten önce?

          Hele de kendini yakalamayanların, başkaları tarafından er geç yakalanacağı bir gerçekse. Daha da mühimi Allah, an be an bizi görmekteyse…

          Mülk ağır basarken tüm haşmetiyle ve cazibedar teklifleriyle; melekût arta arta çoğalmalı değil mi hayat çetelemizde?

          Öyle ki kötülüğün düşüncesi dahi kalmasın belleğimizde.

          “Sen bir düşüncesin” diyor Cânım Mevlanam. Öyleyse?