Geç olmadan


Şu yaşadığımız son hadiseleri, gündemin hızlılığına da binaen çözmek-anlamak mümkün gibi görünmüyor.

       O kadar hızla değişen bir gündem var ki bu hızlılıkta insanlar sağlıklı düşünebilme imkanını da doğal olarak kendiliğinden yitiriyor. Bir Çin Atasözünde şöyle denilmiş; “Bir problemi, o problemi yaşadığınız anki psikolojiyle çözemezsiniz.”

         Demek, bir süre durup beklemek gerekiyor. Ve de susup.

        Ve fakat.

        Maalesef ülkenin lideri bir türlü susmuyor. Konuştukça tansiyonu yükseltiyor. Böylelikle ne yaralar kabuk bağlıyor ne de insanlar durup, bir muhasebe etme imkanını bulabiliyor. Hayretle ve ibretle izliyoruz, Sayın Başbakanı.

       Bu cümleden sonra bana “Başbakanı eleştirdi, olamaz böyle bir şey” diye yükleneceklere peşin peşin söyleyeyim, (çünkü böyle bir kesim oluştu ve tahammül sınırları da hayli dar, ne derseniz ikna olmuyorlar) eleştiri daima menfi anlamda yapılmaz. Bilakis, eleştiri menfi gibi görülen fakat karşısındakinin hatasını, eksiğini görmesini hedefleyen iyi niyetli, müspet bir davranış biçimidir.

        Şu ana kadar yapılmış ne kadar eleştiri varsa bu bağlamdadır ve sanıldığı gibi hedefi Başbakanı yerinden etmek, Hükümetin görevden uzaklaşmasını sağlamak için yapılmamıştır.

         Bunun ötesinde eleştiri sınırlarını zorlayan, haddi aşan sözler zaten hakaret kategorisine girer, eleştiri değildir o ve dikkate alınmaz.  

         Alınmıyor da.

        Dikkate alınmasını istediğimiz eleştiriler. Başbakanın can kulağıyla dinleyip, ölçüp biçip, bir değerlendirmeye gitmesini istediğimiz eleştiriler.

         Zira hâlâ geç değil.

         İktidar çevresine yakın olanlar nasıl bir güç sarhoşluğu içindeyse, bir an önce ayılıp, bu eleştirilerden Başbakanı haberdar etmeli ve Başbakanı müspet anlamda adımlar atmaya zorlamalıdır. Uzlaşmaya, yumuşamaya ve o sıkıntı üstüne sıkıntı yaşatan üslubunu değiştirmeye…

       Bu aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur.

        Belki onlar ileriki zamanlarda “bize ne efendim, biz mi yönetiyorduk ülkeyi” diye kolayca sıyrılıvereceğini düşünüyorlar ama vicdani yükümlülükten ve tarihin üzerlerinden bir an bile ayrılmayan gözlerinin not düşeceği belgelerden asla kurtulamazlar.

          Madden ve manen bu sorumluluktan kaçamazlar, koskoca bir ülkeyi sürükledikleri akıbetin bedelini vicdanlarında ve tarih önünde öderler.  

         Mesela kutuplaşmayı körüklemenin, mesela hukuku hiçe saymanın, mesela milleti karşı tarafa koymanın…

         Bunlar yenilir yutulur şeyler değildir ve en az Başbakan kadar çevresi de bundan sorumludur.

         Erdoğan Yasası

         Tarihe şöyle bir göz gezdirdiğimizde, Hanların ya da Hükümdarların kendi yasalarını koyma gibi bir uygulamaya gittiğini görüyoruz. Moğol geleneği olarak da meşhur bir uygulamadır bu, ki Cengiz Yasası Moğolların yasası olmakla birlikte ondan taksim olan hanlıkların da yasası olmuş hatta Moğollardan doğan İlhanlılar da bu yasayı benimseyip, özümsemiştir. (İlhanlılar İran Devletiydi diyen şaşkınlar var bu aralar değil mi?)

      Fakat illaki bir yönüyle kendi yasalarını da ilan etmişlerdir, zira bu o hanlığın ve hanın tanınması anlamına da geliyordu. Osmanlı’ya kadar bu yasa koyuculuk –tanınma- bağlamında devam etse de, Osman Gazi mesela yasa koymamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Kanunnamesiyle birlikte, o devrin tarihçileri biraz da duruma meşruiyet kazandırmak için “evet, Osman Gazi’de bunu yapmıştır” dese de bu çok zayıf bir ihtimaldir.

          Osmanlı padişahları için devlet geleneğinde yasa koyma hakkı saklı tutulmasına rağmen buna yanaşmamalarının sebebi ise şerî hukuka göre hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü buna göre, “Hüküm sahibi Allah’tır.” Ta ki Fatih’e kadar. Fatih’in kanunnamesi çok uzun ve derin bir mevzudur. Çok sonraki asırlarda ortaya çıkan Mecelle ise şeri hukuku, devre ve uygulamalarına meşruiyet kazandırma yollarını aramak bağlamında değerlendirilebilir.

       Günümüze bakıldığında ise artık bunların çok geride kaldığını, dünya şartlarına da uygun, çağın yeniliklerine göre hareket eden, demokratik, laik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir sistemin bir yönetim biçimi olarak kalıcılaştığını ve alanında uzman kişilerin bunların daha da nasıl üstüne çıkılabilir, bunların yollarını aradığına şahit oluyoruz.

        Sivil anayasa özlemini çeken Türkiye’de ise bu arayışın son bulmadığını, milletin böyle bir anayasaya için nasıl bir bekleyiş içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu ise yeni bir anayasaya olan ihtiyacın gerekliliğini gözler önüne sermektedir.

        Fakat geldiğimiz noktada sivil anayasa bir düş gibi başka bahara kalmakla birlikte, hukukun üstünlüğü ilkesine uymayan bazı girişimler bizi hayrete düşürmektedir.

        Aklımıza da şöyle bir soru geliyor bu durumda; Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nu örnek göstererek, tarihteki bazı uygulamaları dile getiren ve dolayısıyla duruma uygun bir meşruiyet arayışında olan Hayrettin Karaman gibi Hocalarımız yarın bir gün de “tarihte bunun örneği vardır, her han, hükümdar kendi yasasını koymuştur, bugünde de devrin yöneticileri de kendi yasasını koyabilir” der mi?

          Uludere, acısı taze

      Dün, Uludere’de hayatını kaybeden 34 vatandaşımız için, Şırnak’ın Uludere İlçesine bağlı Gülyazı Köyü’nde bir anma etkinliği düzenlendi.

       Düzenlenen etkinlikte 46 yaşındaki Miran Encü acıya dayanamayarak kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı hastanede vefat etti.

       Acıya dayanamayarak dedim zira olayın üzerinden çok zaman geçmiş gibi görünmesine rağmen bu ölüm bize acının hâlâ dipdiri ve taze olduğunu göstermeli.

        Kimse zerre bir şey kaybetmedi üzüntüsünden ve acısından.

        Buna hepimiz dahil.

         Bu sebepten, olayda yakınlarını kaybedenler; acınızı bir kez daha paylaşıyor, meselenin aydınlanması için ne gerekiyorsa yapılmasını diliyorum. Diliyoruz zira, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olan bir ülkede dilemekten başka bir şey elimizden gelmiyor.

      Böyle de karmaşık bir tablo!