Nihayet Adalet Yerini Buldu


 

Türkiye, son zamanlarda adeta büyük bir sınav veriyor. Daha önce özellikle Kürt Sorununda sürekli sınıfta kalan ve bu son zamanlarda ise başka sorunların da kendini göstermesi ülkenin gidişatı açısından doğrusu olumsuz gelişmelerdir. Yıllar yılı Kürt Sorununda rutin bir yöntem izleyen resmi ideoloji, çözüm için herhangi bir çare üretememiş ve bu sorunu güvenlikçi politikalarla bastırmaya çalışmıştı. Fakat bu güvenlikçi politikalar çare olmadığı gibi aksine daha çok kanın akmasına, daha çok insanın ölmesine, daha çok insanın cezaevine atılmasına ve bütçenin daha çok askeriyeye ayrılmasına sebep oluyordu. Sonuç hep kan, hep gözyaşı ve hep fakirlik…

 

Kürt Sorununa çözüm aramayan resmi ideoloji sadece kendini kutsal görüp kendinden olmayan hiçbir inanca, ideolojiye, etnik unsurlara ve farklı kültürlere de tahammülü yoktu. Kendine aykırı olan tüm kesimleri, inançları, ırkları yok etmeye çalıştı. Farklı düşünmek, farklı bir inanca sahip olmak, farklı bir dil konuşmak yasaktı ve yasak olduğu gibi bir de suçtu. Yani herkesin tek renk olması, tek inanca sahip olması ve tek dili konuşması gerekiyordu. Farklı olan varsa yok edilmeliydi. Bu tür politikalarla birçok dil, etnik unsur, inanç ve farklı ideolojiler ya asimile edildi ya da baskıyla sindirilerek yok edildi.

 

Bu baskılara şüphesiz en çok direnen Kürtler oldu. Takrir-i Sükun Kanunu ve Şark Islahat Fermanıyla her ne kadar, dar ağaçlarına asıldılarsa da, yine Dersim’de, Zilan’da, Koçgiri’de suçlu suçsuz toplu olarak öldürülmüşlerse de direndiler. Yine bu ülkede yaşanan askeri darbelerde de en büyük zararı Kürtler çekmiştir. Öldürülmelerinden tutun hapsedilmelerine kadar, işkencelerden tutun sürgünlere kadar her zaman en büyük zararı Kürtler çekti. Daha 2 yıl önce Roboski’de savaş uçaklarıyla 34 Kürt genci öldürüldü. Sonuç, zaten öldürülmeselerdi tutuklanacaklardı diyordu bir beyefendi. İyi ki öldürülmüşler yani!

 

Türkiye son yıllarda biraz yöntem değişikliğine giderek Kürt Sorunun çözümü için farklı açılımlar yaptı. Güvenlikçi politikalardan ziyade müzakere yoluyla bu soruna çözüm üretmeye çalıştı. Zaten konjonktür de onu gerektiriyordu. Zira silah hiçbir zaman çözüm olmadı ve olamazdı da. 2009’da başlayan ve Oslo süreci diye bildiğimiz çözüm sürecini başlattı. Fakat sekteye uğradı ve başlamadan bitti. Savaş tekrar şiddetlendi. Birçok insanımızı kaybettik. Bununla beraber birçok Kürt siyasetçi KCK adı altında tutuklanarak cezaevine girdi. Medya ve basında tutuklanan Belediye Başkanları ve belediye meclis üyelerinin kelepçeli bir şekilde görüntüleri verilmeye başlandı. Binlerce insan bu şekilde cezaevlerine konuldu. Bu durum hiç hoş karşılanmamıştı. Ve yıllardır bu dava daha sonuçlanmamış. Cezaevinde iken seçilen milletvekilleri vardı ama nafile bırakılmıyorlardı. Aynı şekilde Ergenekon ve Balyoz davalarından içerde olan ve milletvekili olarak seçilenler de vardı. Bu da Türkiye tarihinde bir ilkti.

 

Derken Gezi olayları başladı. Gezi olaylarında birçok hatalar yapıldı. Öldürülen insanlar oldu. Polisin aşırı güç kullanması, yine oradaki insanların çapulcu olarak nitelendirilmesi olayların büyümesine sebep oldu. Zararını yine bu ülke çekti. Sınav başarılı bir şekilde aslında verilmedi. Oradaki amaç ağaçtan ziyade başka bir şey olmasına rağmen gidip o insanlar dinlenebilirdi.

 

Yine Ortadoğu’da başlayan Arap Baharı ister istemez bizi de ilgilendiriyordu. Zira özellikle Suriye ile sınır komşusuyuz. Suriye politikasında yanlışlar yapıldı. Oradaki Kürtlerin kazanımları kabul edilmedi ve kabul edilmediği gibi defacto bir duruma da izin verilmeyeceği de söylendi. Bana göre Mısır ve Filistin politikasındaki duruş en değerli ve en doğrusuydu. Diğer sınavlarda çakmışsa da Mısır ve Filistin konusunda Türkiye sınıfı geçmiştir.

 

Son zamanlardaki birçok olayın üst üste gelmesi Türkiye’nin bocalamasına sebep oldu. Ve özellikle son günlerdeki dershanelerle başlayan ve gittikçe başka bir hal almaya başlayan savaşın birçok olumsuz tarafları oldu. Belgeler, operasyonlar, rüşvet, yolsuzluk, şantajlar, karşı açıklamalar, önceden fişlenmişlerin listelerinin sızması, kasetlerden bahsedilmesi, ekonominin yara alması ve daha sayabileceğimiz birçok olumsuzluklar… Yani kısacası hâkimiyet savaşı…

 

Bütün bu olumsuzluklar varken Anayasa mahkemesinin Mustafa Balbay’ın tahliyesine karar vermesi sevindirici bir durumdu. Zira BDP milletvekilleri için de tahliye umudu doğmuştu. Doğal olarak BDP milletvekilleri Diyarbakır 5. ve 6. Ağır ceza mahkemesine tahliye için başvurdular. Fakat tahliye talepleri reddedildi. Sanki Ankara’daki hukuk ve Diyarbakır’daki hukuk farklıymış gibi. Hükümet de bu uygulamaya karşı olduğunu açıkladı. Tabi bu durumun kanunların net olmaması ve pratikte farklı uygulanabilirliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zaten öteden beri kanunlarımızda hep sıkıntılı durumlar olmuştur. Ne zaman başımıza bir şey gelmişse o zaman düzeltmeye gitmişiz. Önceden sıkıntıları kestiremiyoruz. Dolayısıyla kanunların çok net olması ve herkes tarafından aynı sonucun çıkarılması gerekir.

 

Tahliye talebi reddedilen BDP milletvekilleri de Anayasa mahkemesine başvurdu ve bu gün Anayasa Mahkemesi haklarının ihlal edildiğine hükmederek tahliye edilmelerine karar verdi. Davaları yıllardır devam eden ve sonuçlanmamasına rağmen cezaevinde tutulan milletvekili İbrahim Ayhan ve Gülseren Yıldırım’ın tahliyesi bir anlamda yapılan yanlışın telafisi oldu. Şimdiye kadar birçok kez verilen yanlış kararlar, düzeltilmiş oldu. Ayrıca bu tahliyeler başlayan ve devam eden çözüm sürecini de olumlu anlamda etkileyecektir.

 

Ve nihayet adalet yerini buldu…