Algı yönetimi ya da Camiadan nefret!


“Çamur at izi kalsın” atasözünün doğruluğunun sınandığı günlerden geçiyoruz.

       Buradaki mesele çamurun miktarı. Ne kadar çamur birikmiş ellerde ya da kalplerde? Zira sınır tanımaz bir yere doğru gidiyor bu çamur meselesi.

       Akıllara durgunluk veren ithamlar dillendiriliyor, iddialar gündeme getiriliyor. Kimi bu sele kapılıyor kimi hâlâ direniyor. Bu biraz da başlatılan bir psikolojik harekâta nasıl direndiğinle de alakalı bir durum. Çünkü günümüz dünyasında mücadeleler salt topla tüfekle yapılmıyor, algı yönetimi ve zihin kontrolü gibi yöntemlerle de sürdürülüyor. İşte bu algıya ve kontrole direnenler durup bir sorguluyor; “düne kadar iyi dediğime ertesi gün kötü diyemem ben.” “İnsanlar ya da bir oluşum bir günde bir şey ilan edilemez, durun bakalım arkası nedir bunun?” “Bekleyip, görelim.”

       Bunları söylemeyi başaranlar bir kenara –dilini iftiraya, dedikoduya bulamadan- çekilip, beklemeyi başaranlar. Yani insafını, izanını, iradesini, sağduyusunu muhafaza edenler.

      Ya edemeyenler?

        Bunların bir kısmı bilinçli kesim. Yani sunulan algıları, beyinlere yerleştirmekle vazifeli. Bazı medya organları baş mekanizma bu çerçevede. Diğer bir kısmı ise zaten içinde bir yerlerde, öteden beri bir önyargı taşıyanlar. Hazır kuvvet bir bakıma. Verilen algıyı hemen kabul etmeye dünden razı.

      Onlar algıyı sunanlar için bulunmaz zemin bu açıdan. Ziyadesiyle birikmiş içeride çünkü çamur. (Kin de diyebilirsiniz, aynı şey. Ha kin, ha çamur. İkisi de kötü. İmandan, insaftan uzak.) Algıyı sunanların ya da yerleştirme amacında olanların onlarla pek işi yok bu bakımdan. Onlar daha çok direnenlerle ilgileniyor. Yani uzak kalma çabasında olanlarla. Bakılıyor ki bu direnç devam ediyor, toplumun önde gelen isimlerine müracaat ediliyor. Onların bile aslında çok iyi okunduğunda hemen her kesimi kapsayıcı itidal dolu açıklamalarından, sağduyu davetlerinden, adeta cımbızla sözler çekilerek, “bakın o bile böyle dedi” diyerek yeni bir algı furyası başlatılıyor. Metnin tamamına bakılmıyor. Sadece işe gelen kısım alınıyor ve sunuluyor.

       Tıpkı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ahitleşme öncesi yapmış olduğu uzun ve fevkalade uyarıcı mesajlarla dolu konuşmasının göz ardı edilip sırf ahitleşmeye odaklanılması gibi.

       Başından sonuna gözlemlemeye çalıştığım şu süreç içerisinde, ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, itidale aykırı, sükuneti zedeleyici, milleti kışkırtan hiçbir söyleme rastlamadım, camia açısından.

        Sadece çok fazla üste gelindiği, kendini savunacak imkan bırakılmadığı, söylenenlerin artık duyulmaz olduğu bir zamanda duaya sarıldı bu insanlar. Bunu yaparken de yine sükunet ve itidal bilhassa da üslup konusuna dikkat ederek, bu konuda ikazlarını sürdürerek yaptılar bunu.  

         Fakat yine de çok ağır ithamlara maruz kaldılar, iftiralara cevap vermek durumunda bırakıldılar. Bunu yaparken elbette yayın organlarını kullanmak durumundaydılar. Ki bu bile yanlış anlaşıldı, başka yerlere çekildi. Her düzeltilen iddia, her savunulan hak, fitne çıkarmak olarak yorumlandı. “Hayır, o konunun aslı öyle değil” diye yapılan her itiraz, sunulan her gerçek, bambaşka yerlere çekildi.

      Susuldu. Bu kez de, “bak işte iddialar kabul ediliyor ki susuluyor” ithamları başladı. Tekrar konuşuldu, “bak yine konuşuyor” denildi vs.

        Durumun ne kadar zor olduğunu görebiliyor musunuz?

        Yine de durumu çok güzel idare etti camia, üslubunu bozmadan, arkasında duramayacağı hiçbir iddiayı dillendirmeden geçti bu süreçten. Bu çizgisini de kim nereye çekmeye çalışırsa çalışsın, sürdürmeye çalışıyor hâlâ.

        Elbette sürecin sonunda çok fazla döküm çıkacak ortaya. En çok da birinin yüzüne bakamayacak kadar iftirada, yalanda ileri giden zarar görecek. Üslubunu bozan kaybedecek.

        Meseleye geri dönersek, hedefe oturtulan camia ekseninde sürdürülen operasyonun adı bana göre camiayı tasfiye bile değil. Algının adı da hedefi de tek; tasfiye yetmez, camiadan nefret!  

       Bir açıdan mantıklı da. Öyle ya! Sorarlar adama, “ne suçları vardı ki bu isnatsız tasfiyelere gidiliyor ya da gidilmek isteniyor?” Bu suç ispatlanamadığına göre algıya yüklenilmesi en güzel çare. Camiadan ne kadar nefret edilmesi sağlanırsa, amaçlanan hedefe daha kolay ulaşılır ve insanlarda bunu sorgulayacak mecal kalmaz.

        Yorucu bir şeydir çünkü bir furyaya muhatap kalmak. Zihni bulandırır, sağlıklı düşünemez insan. Sürdürülen furyanın amacı nefretse bir de. Nefretin ne denli yıpratıcı ve yorucu bir şey olduğunu ise bizzat konunun uzmanları söyler.

        Neden nefret?

        Kaldı ki bunun bir suç olması gerektiğini, bizzat bu sitenin bu sütununda ilk dillendirenlerden birisi de benim. Nefreti ötekileştirilme neticesi ziyadesiyle hissetmiş birisi olarak. Ki bu bir suç olarak yasa koyucular tarafından açıklanmıştı ve çok değil birkaç ay önce biz bunu sevinerek öğrenmiştik.

        Yok öyle bir şey demesin kimse. Nereden çıkarıyorsun da demesin. Ne nefreti, hiç demesin. Çünkü sürdürülen algının adı nefret. Algıyı yönetmek için vazifelendirilenlerin ya da bu işin dünden gönüllüsü olanların pompaladıkları da.

      Bana inanılmıyorsa, en basitinden özgül ağırlığı olan şahısların, Bülent Arınç Beyefendinin ifadesiyle attıkları “çıt çıt çıt, çıtı çıtı çıt” lara bakılsın. Bir nefretin nasıl ince ince dokunduğunu, harmanlandığını, bir mikrop gibi etrafa saçıldığını görecekler.

       Buna en yakın örnek, Hocaefendi’nin yazmış olduğu mektup meselesidir. Kime yazıldığı, içeriği bir tarafa, hemen daha mevzuun duyulmasının akabinde o “çıt çıt”çılardan birisi son derece ağır bir ithamla bu mektubun dikkate alınmayacağını söyledi. Yönelttiği itham Hocaefendi’ye. Benim okumaktan hicap duyduğum bir hitap. Hakkında dava açılacak kadar ağır bir itham.

       Korkusu şu beyefendinin anladığım kadarıyla. Olurda ortam yumuşayıverir. Öyle bir durum olursa bu nefret üslubunun timsali beyefendi neyle beslenir, nerelere gider? İki taraf uzlaşırsa, kafasını acaba nerelere saklar? Yüzünü neyle örter? Utanma gibi bir hissi kaldıysa tabi.

       Kim bu diyorsanız, Fatih Tezcan adında, sosyal medyadan çıkış yapmış, şimdilerde kendi çapında araştırmacı-gazetecilik oynayan, aşırı söylemleriyle dikkat çeken bir zat!

       Hep söylerim, sizi kimin savunduğu da çok önemli!

       Neyse.

       Kısaca kim kurguladıysa bu algı yönetimini, sonu çok yakındır. Çünkü temeli nefret. İddialar asılsız, iftiralar tutarsız, sığınılan şey ise bu yüzden sadece bir duygu. Baskı ve yoğunluk oraya. Pompalamakta az önce sözünü ettiğim şahıslar gibilerin vazifesi.

      Çökmeye mahkum bir algı operasyonu bu, zira temeli son derece çirkin.

       Bu çirkinliğe itibar etmeyenler inşallah sürecin sonunda kardeşlerinin yüzüne bakmaya devam edecekler. Bir kahve içip, muhabbet etmeye. Kırk yıllara, nice kırk yıllar katmaya. Son tahlilde siyasilerde geçicidir fakat maneviyat her daim ayakta kalır. Manevi oluşumlar da. Bekasını faniler üzerine bina etmeyenler de. Bunu dikkate alanlar kazanacak.

       Algı operasyonunun argümanları olarak kullanılan yayınlara ve propagandalara itibar etmeyenler kazanacak.

      Ne diyordu Malcolm X?

      “Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenizi ve zulmü uygulayan insanları sevmenizi sağlar.”

       Algı çok mühimdir, neyi nasıl algıladığımız çok hayati bir mevzudur yani. Hem bu dünya için hem de ahiretimiz için.