Non-Stop hezeyan


Artık güzel ülkemizde her gün, yarın hangi hezeyana uyanacağız diye uykuya dalar olduk. (Kalp kırıklığı boyutunu çoktan aştık. Bunu pek umursayanda yok açıkçası.)

      Ciddiyim. Hatta bunun için kendi adıma yemin edebilirim.

      Son günlerdeki konsantrasyon, adaptasyon, verimlilik durumlarımı mütemadiyen sorgulayan birisi olarak söylüyorum bunu.

       Bunlar neredeyse sıfır.

       Kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun, kendini sterilize edemiyorsun o bağırmalardan.

      Sürekli bağırılıyor. Sürekli verimliliğimizden çalınıyor.

     Gündemi bunca hezeyandan ibaret olan bir ülkede bireyde ne konsantrasyon kalır ne adaptasyon ne de verimlilik. Tek gündemin siyaset ve kavga olduğu bir ülkede ne huzur kalır ne de yarınlara umut. Verimlilikte biter.

        Azarla yönetilen bir ülkede, sistem bireyler değil korku dolu kullar devşirir.

       Bağırmanın hitap şekli olduğu bir ülkede kendine saygı duymayan bir toplum inşa edilir. Çünkü bağıran saygı duymadığını gösteriyordur, en tepe kendine bağırdığı sürece toplumun kendine duyduğu saygı da azalır.

       Çünkü bunların muhatabı, kalan –yüzde-(?) diğer kısım olsa bile (çünkü artık yüzde elli olduğundan emin değiliz), bunlar biraz da ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’dır.

        “Hımm gelmeyim oraya. Ayağınızı denk alın. Sizin de kulaklarınızı çekerim yoksa”nın ince ince mesajlarıdır.

      Kaldı ki cemaat-camia algısı üzerinden girersek meseleye, Abdurrahman Dilipak geçen günlerin birinde bunu açık açık yazdı. (Kendini bir çeşit sözcü ve yol gösterici olarak gördüğü için onu örnek veriyorum.) “Bu bir cemaatle filan olacak iş değil, bütün cemaatler hal olmalı” dedi kısaca. O bambaşka yerden alıyor meseleyi ele tabi. Herkesin kafasındaki hesap başka. O da malum, kendisini bir tür din otoritesi filan sanıyor. Dolayısıyla kafasında şekillendirdiği bir İslam var. Nasıl bir heyecana kapıldıysa son zamanlardaki hadiseler üzerine, ne zamandır kafasında şekillendirdiği İslam’ı boca etmeye çalışıyor, hezeyanlardan bunalan toplumun üzerine. Hazır kafaları da karışık. Oh ne ala!

       O İslam’ın ne olduğunu ya da ne olmadığını Dilipak’ı takip edenler bilir. O kafada hiçbir tarikata, cemaate tahammül yok haliyle. O da sıkıştırıvermiş işte bu isteğini bir yerlere. ‘Bir cemaatle olmaz bu işler’ diyerek.

       İçi rahat olsun Dilipak’ın fişleme olaylarının ortaya çıkmasıyla birlikte biz, hedefte sadece bir cemaatin değil bütün cemaatlerin-tarikatların olduğunu öğrendik zaten.

       Kısaca bu hezeyanlardan onlar da nasiplerini alacak, onlar da belki en ufak bir ters düşme bile beklenmeksizin bu gazap(!) fırtınasından nasiplenecek.

      Somut hiçbir delile de gerek yok ayrıca bu fırtınadan nasip almak için.

      Çokça hezeyan, gür bir sada (bağırma) “heyt, höt, ulan” yeterli.

        Toplumda algıyla birlikte bir korku titremesi oluşturdun mu, tamam.

       Hani diyoruz ya, “el-insaf, hiç mi bu tutunulan –yüzde- (?) bilmem kaçın içinde vicdanlı bir kul kalmadı? Bunca hezeyana birisi itiraz etmeyecek mi?” diye.

        İşte bunlar hep korku. Algının tezahürü korku sevgili okur.

       Korkuyor o –yüzde- bilmem kaçın içinde yer alan ehl-i vicdan sahipleri.

       Vicdana gelse bile, “yok artık, bunlar bir iki ayda nasıl meydana gelmiş olabilir, daha bir iki ay öncesine kadar hiçbir tereddüt yaşamadığımız insanlar töhmet altında, olamaz” diye söyleseler bile, bu bir iç ses olmaktan öteye gidemiyor.

       Hele bir dıştan ifade et!

       Bağırmalar anında yakalar onu da.

       Niye bağırma sevgili okur ve niye hezeyan? Bunu da açıklayalım.

       Çünkü sevgili okur, konuşmak bir kültür ve edep meselesidir, bağırma ‘otoritenin yegane sahibi benim’ demenin başka bir şekli.

        Karşındaki birini suçlamadan önce somut delilleri ortaya koymak –velev ki- suçlu olsa bile, bağırıp çağırmadan, bir suçlamayı on tane karayla süslemeden çareyi hukuk yollarından aramak medeni bir ülkede yaşadığımızın en üst göstergesidir, tersi hezeyan.

        Eh, bu hezeyanları ve bu bağırmaları çekmek zorunda mıyız? Toplum olarak. Şekil onu gösteriyor.

       Haliyle de konsantrasyon azalıyor, adaptasyon sıfırlanıyor, verimlilik düşüyor.

       Bunca yalanın, zannın, iftiranın, kalp kırmanın havalarda uçuştuğu bir ülkede de yağmur bile küsüyor.  

        Ne alaka demeyelim sevgili okur. O kadar çok alaka ki. Fakat bu başka bir yazının konusu. Dilipak’ın kafasındaki İslam şekillenmeden önce(!) Allah kısmet ederse onu da yazarız inşallah bir gün. Zira tüm meseleleri ilahi hikmetlere havale edenler –cemaatler, tarikatlar- (ki yerden göğe kadar haklıdırlar) o kafaya göre şirk kafası. Fakat ne büyük çelişki ki, aynı kafaya göre bir insanı ilahlaştırmak şirk değil mesela. Ya da yağmurun yağmama sebebini bir oluşumun yokluğunda aramak!?

       Neyse! Bu da bu yazının konusu değil. Bu hezeyanı da yazarız. Nasılsa baştan sona gündemimiz hezeyan.

        Mesela dünkü hezeyanlar? Nasıl kayıtsız kalınabilir onlara? Üzerine bir iki kelam da olsa edilmez mi? Of, ne sözler ne sözler?

      Açık söyleyeyim, dinlemedim sevgili okur. Bağırma ve hezeyandan ibaret olduğunu varsaydığım için dinlemedim. (Bakınız az önce açıkladım, bağırma ve konuşma arasındaki kültür farkını.) Bunun yerine daha fazla ruh sağlığımı bozdurtmamak için gittim klasik müzik dinledim. Sağda solda rastladım zaten hezeyanın boyutuna. İnanın gözlerimi kapatabilsem, kulaklarımı kapattığım gibi, onu da yapardım. Ama sterilize edemiyorsun kendini, bağırmadan kaçsan, hezeyanı bir şekilde görüyorsun.

        Burada tekrar etmeyeceğim o sözleri, zira buna edebim müsaade etmez. Okurken bile hicap duyduğun şeyi nasıl yazarsın?

       Eminim asıl muhataptan da cevap bekleniyordur. Ki tahrikler o derece ağır. Fakat zannetmem ki hezeyanlara ve edep dışı üsluplara muhatap kabul edilerek cevap verme tenezzülünde bulunulsun.

        Hezeyanların ve algının neticesinde topluma salınan korkunun başarısı olarak algılanıp durum, bak korkuluyor ki cevap verilmiyor denilse bile verilmeyecek o cevap. İnşallah.  

      Çünkü başta Sayın Başbakan olmak üzere, dil ve üslupta haddi aşanlar bilsinler ki, o korku filan değil, bildiğiniz(!) edep!