Paralel Devlet ve KCK Davaları


“Erdoğan darbeci, Cemaat mağdur, Ergenekoncular hain, muhalefet kahraman”  Öyle bir kirlilik, , yalan dolan, ilkesizlik, hukuksuzluk âleminde çırpınıyoruz ki, kafaların karışmaması, ilkeli duruşların korunması çok zor.   İster Ergenekon-Balyoz ve aynı süreçte açılan diğer davalar, ister KCK davaları olsun, bu yargılamalar ağır hukuksuzluklara sahne oldu ve çok kişiyi ağır mağduriyetlere uğrattı. Yargıda - poliste yuvalanmış Cemaatçi unsurların bu davaların açılması ve yürütülmesindeki başat rolü herkesin mâlumu. Amaç; bir yandan ordudaki, bürokrasideki darbeci vesayetçi kadroları tasfiye etmek, öte yandan KCK üzerinden binlerce kürt siyasetçisini, aktivistini tutuklayarak Kürt siyasal hareketini  veriyordu. KCK tutuklamaları başladığında, “paralel devlet” nitelemesini de kullanarak KCK davalarının arkasında duran yine Erdoğan ve partisiydi.   Gün geldi, devran değişti. AKP’nin, özellikle de Erdoğan’ın, mutlak iktidara giden yolda Cemaat’in desteğine ihtiyacı kalmadı. Üstelik koalisyon ortağı fazla güçlenmiş, tehlikeli hale gelmeye başlamıştı. Önce 7 Şubat MİT krizinde ve nihayet 17 Aralık’taki “manidar” operasyonlarda biraz da hesapsızca erken ötüp dişini gösterince kıyamet koptu.   Bugüne kadar omuz omuza birlikte attıkları oklar kendi yumuşak karnını hedef alınca can havliyle Cemaat’e karşı saldırıya geçen AKP’ye yakınlaşmalarına; düşmanı bitirecek gücün yanında konuşlanmalarına yol açıyor. Bu yüzden, Erdoğan’la Öcalan’ın aynı dili kullandıklarını duyup şaşırıyoruz. Bu yüzden Ergenekon-Balyoz, vb. davaları sanıklarının/ mağdurlarının  AKP’ye yönelen yolsuzluk iddialarını görmezden duymazdan geldiklerine, son derece tehlikeli antidemokratik adımların altını kalınca çizmediklerine tanık oluyoruz. Düşmanın düşmanı ile bir çeşit örtülü ittifak kuruluyor. İnsan hafızası unutkanlıkla malûldür. On-on beş yıl önce Türkiye’de olup bitenleri çoğumuzun unuttuğunu düşünüyorum. Faili meçhulleri, ordu mensuplarıyla bağlantılı derin çetelerin izlerinin ayan beyan olduğu suikastleri, Kürtlere yönelik şiddeti, JİTEM’i, itiraz eden subayların yok edilişini, şehir şehir, kurum kurum dolaşıp “Parola vatan, işareti bayrak” rumuzlu konferanslar veren emekli ama görevli paşaları, özellikle Mersin-Trabzon hattında yoğunlaşan provokatif eylemleri, cinayetleri, “Genç subaylar rahatsız” manşetlerini, cenazelerde, mitinglerde  yükselen “Ordu göreve!” sloganlarını, Batı Çalışma Grubu fişlemelerini, Yargıtay cinayeti ve benzerlerini, gözü kulağı biraz açık olanlara hiç yabancı olmayan, kimisi pervasızca yanımızda konuşulan darbe planlarını, isim isim sayılan cuntaları, komutanların ve komutanlara yakın medya mensuplarının darbe günlüklerini, vb. çabuk unuttuk.  Ancak; 28 Şubat’la başlayan, AKP iktidara gelince yoğunlaşan seçilmiş iktidarı askeri müdahale ile devirme hazırlıkları/ planları kafayı darbelere takmış hasta muhaleyemizin kurguları değil, gerçekti. Davaların hukuk ihlalleriyle sürüp adaletsiz kararlarla bitmesi; kof iddianameler, tartışmalı deliller, düzmece şahitlerle amacından sapıp intikam ve tasfiye hareketine dönüşmesi, davaların haklı demokratik özünü kararttı. Bugün vardığımız noktada, suçtan elini yıkamak için bu davaların Cemaat’in orduya kurduğu kumpas olduğunu yeni keşfedip (!) ilan eden AKP’nin ve kalemşörlerinin katkılarıyla; darbe planlayanları, demokrasiye müdahale teşebbüsünde bulunanları, daha da ötesi bu amaçla cinayetlere varan provokasyonlara başvuranları, gerçek Ergenekoncu-ulusalcı odakların da el birliği ile neredeyse aklama yolundayız. Yarın karşımıza mağdur kahramanlar olarak çıkarlarsa şaşmamak gerek.    Erdoğan’ın, AKP kadrolarının ve yanlarında mevzilenenlerin kendilerine yönelen bir darbeyle karşı karşıya bulundukları iddiası önemli. Ancak durumu duygularımızın, yandaşlıklarımızın, daha da önemlisi siyasal kâr ve çıkar hesaplarının esiri olmadan değerlendirebilirsek, bu tesbitin tam da doğru olmadığını görebiliriz. Son bir yıldır Hükümet’e ve Başbakan’a yönelen, Gezi olayları sürecinde belirginleşip 17 Aralık yoluzluk operasyonları sonrasında boyut değiştiren iç ve dış güvensizlik, yükselen eleştiri dozu, “bunlarla da olmuyor” duygusu bizzat Başbakan ve AKP hükümetinin son iki yıldır belirginleşen antidemokratik, müdahaleci, otoriter gidişatıyla, kriz yönetiminde mutlak başarısızığı ve tek adam yönetiminin doğurduğu kuşkularla ilgili. İçerde ve dışarda bu hükümetin değişmesini isteyen, hayal eden, plan yapanlar vardır mutlaka. Rahatı bozulan, tekerine taş konan Cemaat’in, memnuniyetsizlere de güvenerek, hatta belki bazı odaklardan el alarak  AKP’ye karşı  bir güç gösterisine girişmesi de siyasetin doğası hesaplandığında beklenmeyecek bir şey değil.   AKP iktidarının, girdiği çıkmaz yolu komplo, ihanet, paralel devlet algısıyla meşrulaştırmasına kapılıp; ister demokrasiyi savunma has niyetiyle, ister düşmanımın düşmanı dostumdur zihniyetiyle iktidarla aynı dili benimseyip aynı safta yer almak, gelecekte yeni hayıflanmalara, kullanılmış olma pişmanlıklarına yol açabilir. Ben kendi hesabıma, bu toz duman ortasında, tek güvenilir çıpanın o taraf, bu taraf değil, hukuk devleti, meşruiyet, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük olduğunu düşünüp, bu çıpaya tutunmaya çalışıyorum.