Türkiye’de Kuvvetler Ayrılığı


Hani bir söz vardır  Ağzı olan konuşuyor diye;  evet aynen öyle; Bu güne kadar ağzı olan konuştu, yorum yaptı, iftirada bulundu, hakaret etti, küfür lü konuştu,hatta  başımıza hoca kesilip vaaz vermeye kalkıştılar  hele ki bir tartışma çıksın işte o zaman ortalık karışır
Bugüne kadar AKP hükumeti  her eylemi fırsat bilip konuştu eleştirdi  Türkiye'de konuşan kim olduysa anında yargılandı   şimdi hiç beklemediğimiz biri daha  ilk defa konuştu  ve büyük bir eleştiri aldı.

 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç,Bir kurumun kuruluşunun yıl dönümü nedeniyle düzenlenen bir toplantıda, başında olduğu mahkemeye ve genelde hukuk düzenine yönelik son aylarda yapılan uygulamalarda gördüğü yanlışları sert bir dille eleştirince gelen tepkilere bakın.

Genellikle aklı başında konuşan ama arada bir şaşırdığını bildiğimiz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "bazı cümleler var ki doğrudan Sayın Başbakanımızı, hükumetimizi hedef alan cümlelerdir, bunlara müstahak değiliz" dedi.

Evet, Kılıç’ın konuşması çok sertti ama acaba Erdoğan ondan kısa süre önce, "Anayasa kurumu çıkıyor milletin haklarını savunacağı yerde uluslararası şirketlerin ticari hukukunu savunuyor. Herkes konumunu bilecek, sınırlarını bilecek. Yüzlerce dosya beklerken, bunu acele acele karara bağlamak kendilerini birinci mahkeme yerine koymak millete yapılmış haksızlıktır. HSYK kararıyla ilgili böyle bir karar alınmıştır. Herkes yetkisini bilmeli. Siyaset yapmak isteyen cübbesini çıkarır siyasetini yapar" dediğinde, bu sözler sert değil miydi?

 

Arınç konuşmasında söyle diyor

"Bence o Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla değil egosu incinmiş ve siyaset tarafından örselendiği için buna tepki göstermek isteyen bir kişi olarak konuşmasını yapmıştır.”

“Burası bir yüksek yargı kurumudur ve her şeyin üstünde tartışılmaması, siyasetle karşı karşıya gelmemesi, birbirlerini hedef almaması, siyasetçilerin yapacağı veya sivil kişilerin yapacağı eleştiriler olursa bunları da mahkeme olarak yargı kapsamı içerisinde değerlendirmesi gerekirdi.”

Yani hükümletin başında olan kişi yüksek yargıya, “senin kararlarına saygı duymuyorum” diyecek, “herkes yetkisini bilmeli” diye “haddini bildirecek”, bu lafları ederken ifade hakkının arkasına saklanacak, ama o yüksek yargının başındaki kişi siyasetle karşı karşıya gelmeyecek, ifade hakkından yoksun olacak.

Bu bir boksörü ringe elleri kelepçeli çıkarmaya benziyor.

Egosu incinmiş, karizması ses kayıtlarıyla (Türkiye’de herhalde İngilizce’den bozma bir deyimle tape deniyor) çizilmiş, fakat yüzde 45 oranında oy aldığı için iyice şımarmış bir başbakan çareyi had bildirmekte buluyor.

Buraya kadar saydıklarım, Türkiye’de olup bitenlere dayanamamak için yeterli aslında.

Ama dayanmak zorundayız.

Çünkü daha da büyük bir tehlike kapıda bekliyor.

Son aylarda had bildirme olaylarının sıklaşmasının bir nedeni de, yukarıda belirttiğim kuvvetler ayrılığı ilkesinin başbakanın hiç işine gelmemesinden kaynaklanıyor.

Yasayla kendisi kadar güçlü bir kurum yaratılmış olması onu asıl istediğini yapmaktan alıkoyuyor.

Aklına koyduğunu yasalara rağmen ve gerekirse muhaliflerinin haddini bildirerek (ve gerekirse gaz bombalarıyla ya da yasaklarla) mutlaka gerçekleştirmeye iman etmiş bir başbakan var ortada.

Bu başbakan ile etrafındaki yalakalar, Türkiye’ye başkanlık sistemi getirmeye kararlı görünüyor.

Bunu Türkiye’de yaşayan vatandaşlara anlatmak için de, “ABD’de de, başka Batı ülkelerinde de uygulanıyor” lafları ediyorlar.

Oysa konunun uzmanları oralarda bu sistemin “sert kuvvetler ayrılığı” adını verdikleri bir siyasi yapıyla uygulandığını ve bunun olmadığı koşullarda başkanlık sisteminin bir diktatörlüğe dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı daha başkanlık sistemi gelmeden paçavraya çevrildi halbuki.

Anlaşılan AKP’deki beyler, Erdoğan’a yıllardır “diktatör” deyip duran CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu sonradan haklı çıkarmaya çalışıyor.

Eğer hadlerini bilmezlerse ki, hiç de öyle görünmüyorlar, başarılı da olacaklar.