Din ve orucun felsefesi


       İnsanlık tarihinde sosyal ve hukuksal alandaki ilk gelişmeler Hammurabi Kanunları, Solon Kanunları, 12 Levha Kanunları ile Macna Carta bildirgesiyle oldu.

 

       Dünya’nın ilk teşkilatlı devleti olan Akad döneminde Hz. İbrahim, eski çağın en modern devleti Eski Mısır döneminde Hz. Musa, dünyanın en uzun ömürlü ve güçlü imparatorluğu olan Roma döneminde Hz. İsa, orta çağın başlarında Hz. Muhammed’in zuhur olmaları, hep insanlığın iyi ilişkiler temelinde değişimini ve gelişimini dinler aracılığıyla sağlamak içindi.

 

       Bu yönleriyle dinler; soyut olan uhrevi gelecekten önce, somut varlığıyla dünyevi yaşamın ilişkilerini düzenlemek ve buna bağlı kalmak koşuluyla ahiret yaşamının refahını vaat ediyorlardı. İndirildikleri dönemlerin koşullarına bakıldığında dinler, hep yenileyici reformist özellikler taşımışlardır.

 

       Geldiği dönemin ilkel kültürüne, medeni işlevsellik katan ilke ve kurallarının genişliğiyle diğer dinlere göre daha kapsayıcı olan İslam; köleliğin kaldırılması, kadına miras hakkı, okumaya ve bilime önem vermesi, halifelerin seçimle belirlenmesi ilkeleriyle, sanayi devrimine girecek olan insanlığın ön aşamanın hazırlığı niteliğindeydi.

 

       Allah’a kulluk, fakirin ruh halini anlama ve vücut sağlığı gibi işlevleri olan oruç’un ise dünyevi ve uhrevi amaçları vardır. Alt sınıfları zekât ve fitre gibi infak vecibelerle desteklemek, sağlam bir vücudu, belirli bir dönemde oruçla zinde tutma amacı; modern yaşamda da alt sınıfları sosyal devlet ilkesiyle desteklemek, önemli bir kesimin formda kalmak için diyet yapma uygulamaları, aslında var olan ihtiyacı karşılamanın farklı versiyonlarıdır.

 

       İnfak vecibeleri, balık vermek yerine, balık avlanması öğretilmeli gibi eleştirilere uğramaktadır. Eski dönemlerde sosyal devlet anlayışının olmadığı, günümüzde ise işlevselliğinin tam olmadığı ya da kesintiye uğradığı durumlarda, infak vecibelerinin sürekli bir zaman için kişilerin vicdanlarına sorumluluk olarak yüklendiğinden, oluşan/oluşacak olan boşlukları doldurması açısından önemi, bu eleştirileri çürütür mahiyetindedir.

 

       İnfak vecibelerinin, akrabadan ve komşudan başlayarak dil, ırk, mezhep, sınıf hatta din fark etmeksizin tüm insanlığa verilecek parasal yardımlaşma görevi olduğundan, devlete verilen vergi ile evrensel yardım kuruluşlarına verilen bağışlar da bu sorumluluk kapsamında değerlendirilmelidir.

 

       Eski dönemlerde dinlerin, özellikle de İslam’ın; sosyal hayatta din, dil ve sınıf ayrıcalıklarını giderici anlayışları düşünüldüğünde, modern dönemde daha da karmaşıklaşan sosyal ayrıcalıkları giderici misyonu olan sosyal demokrasiyle felsefi olarak büyük ölçüde örtüştüğü görülmektedir.

 

       Günümüz İslam toplumlarında, hem İslam’ın adalet temelindeki reformist anlayışını kavramış, hem de çağımızdaki eşitlikçi sosyalist modelden etkilenmiş, yeşil sosyalizm olarak adlandırılan farklı bir ideoloji türemiştir.

 

       Ekonomik ve sosyal hayatta, İslam’ı zekât ve paylaşımcı yönüyle sosyalizme, özel mülkiyette kapitalizme yakınlaştıran görüşler olmuştur. Özel mülkiyeti kaldıran sosyalizm ile kapitalizmin sorumsuz ve sınırsız özel mülkiyetinden ayrı olarak, zekât verme koşuluyla emeğe ve beceriye dayalı İslam’ın özel mülkiyeti; sömürü olmaksızın desteklenen girişimciden alınan yüksek vergilerle alt sınıfı destekleyen sosyal demokrasi modeliyle paralellik arz ettiği görülmektedir.

 

 

       Diyet uygulaması, sosyal yardımlaşma kurumları ile sosyal devlet anlayışı; eski çağlardaki dinlerin, orta çağdaki devamı olan İslam’ın felsefesi anlamda adaleti sağlama amacının, modern çağda farklı biçimlerdeki uzantıları olduğu görülmektedir.