Farkında mısınız !


Yaz bitmiyor.. Sonbahar takvimde sadece, sonbahar bir tek üşüten gecede.. Günü makyajla süsleyip mutlu oluyoruz, işimizi seviyoruz, hırslarımıza tutunuyoruz, günü kurtarıyoruz.. Geceyi uyku sayanlara diyecek tek bir lafım yok, ne de olsa onların çarşafla, yorganla kaçtıklarını sandıkları gecede, dışarda birileri soğuktan titrerken, onlar farkında değiller... 

Doğanın insanoğlunu uyandırma gayretli, gece yarısı, uyku vakti depremleri de kar etmiyor farkındalığa.. Bir sürüklenmeye yolcu olmuş, nereye diye sormaksızın, son hızla gidiyoruz.. Duraksız egolarımız, açgözlü koltuklarımızla, yoldayız.. Karaktersiz imzalarımız, anlamlarının içi boşaltılmış adlarımızla, nüfus cüzdanlarımıza yazılı mesleklerimizi kimlik belleyen, tek yön yolcularıyız.. Nereye sorusunu belleğimizden silmişiz ya bir kere, çok doğal bilmemeyi emniyet kemeri varsaymamız.. Cüzdanlarımız, banka hesaplarımız, evimiz, arabamız kadar prestijimiz, zenginliğimiz kadar sevilip, fakirliğimiz kadar dışlanıyoruz... 

Hiç düşündünüz mü, verilen bir selamın, tutulan bir hatırın neye dair olduğunu..? Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı olmalıdır da, ya kahveyi pişiren ellere hürmetimiz ne kadardır..? Yirmi birinci yüzyılın en büyük sorunu, insanoğlunun madde tutsaklığı olsa gerek.. Ne kadar meraklıyız herşeyi metalaştırmaya.. Sevgilimizin kazağını koklayarak özlem gideriyoruz, mendil sallayarak vedalaşıyor, silahla intikam alıp, sevişerek seviyoruz.. Yüreğimizi, ruhumuzu katmayı unutuyoruz eylemlerimize, söylemlerimize.. Tanrının en büyük sınavı bizi bedenlendirmesi olmalı, ama malesef et doğup, etten ibaret yaşayarak, et gömülüyor bir çoğumuz.. Toprak altı yaşamlardan ders çıkaramıyoruz hala, cüzdansız, banka deftersiz, evsiz, arabasız gömüldüğümüz gerçeğine varamıyoruz.. Neyse ki, solucanları besleyerek, toprağı gübreleyerek diyet borcumuzu ödüyoruz yaşama bir şekilde.. Hep yaşamın bizden alıp götürdüklerinden şikayet ediyoruz, oysa, bir kez olsun, yaşama ne kattığımızı soruyoruz mu kendimize..? 

Notadan, fırçadan, kelimeden yana zenginse becerimiz, yaşama renk katıyoruz.. Ne mutlu ki, her rengin bir aşığı var da, sahipsiz değil hiçbir renk tonu.. Bunca rengi yaşama serpiştirenlerin yükümlülüğü olmamalı ama doğru yorum mevzusu.. Gri bir şiir hüzünle, siyah bir beste matem, kahverengi bir tablo ölümle özdeşse, var olana bakış açımızın kısırlığındandır.. Ay ışığı sonatı gölgeli bir yatak odası yalnızlığıysa geceniz, notaya ihanetten başka birşey olamaz dinleyişiniz, buruk bir mum ışığında okuduğunuz Özdemir Asaf dizeleri, şairin değil sizin gözyaşınızdır, Van Gogh sarısını salonunuzun en nadide köşesine asmakla aydınlatamazsınız üzerinde kara bulutlar gezinen karı kocalığınızı... 

Maddeden soyutlayabilsek bir an olsun keşke yaşamı.. Çağ bilincinizi bir süreliğine susturarak bakmayı deneyin Claude Monet’in Su Zambakları tablosuna, bir seferliğine belleğinizdeki tüm sesleri susturarak dinlemeyi deneyin Maria Callas’ı, bildiğiniz tüm fizik kurallarını unutarak izlemeyi deneyin Rudolf Nureyev’in dansını, algınızı tüm ideolojilerden kurtararak seyretmeyi deneyin Yurttaş Kane’i, tüm edebiyat bilginizden soyunup okumayı deneyin Shakespear’i.. Ne görüyor, ne duyup, ne hissediyorsanız, o kadarsınız işte.. Hiç düşündünüz mü, ya da hiç bilmek istediniz mi, cüzdanınızdan, mal varlığınızdan öteye ne kadar olduğunuzu..? Bugün bir sorun kendinize, acaba, ne kadarsınız ve yaşama ne kadar katmaktasınız..? 

En önemlisi, bir sorun kendinize, geceleri dışarılarda birileri üşüyor, farkında mısınız..?