GAZETECİLİK Mİ? İNSANLIK MI? (2)


 

 

Lise yıllarında hep yıllıklar yapılır, herkes ilerde hayal ettiği mesleği yazardı. Ben de Adana Kız Lisesi’nden mezun olurken yıllığım da “Hukuk Fakültesi” okuyacağımı yazmıştım.  Hayalim hakim olmaktı... Çok çalışkan bir öğrenciydim. Bir dersimden kırık not alsam, gece anneme sarılıp uyurken ağlardım. Anneme çok düşkündüm. Çünkü, o bizi babasız büyütmüştü. Fedakar bir kadındı. Ders çalışırken hep onu mutlu edeceğimi düşünürdüm.

Hayalim olan hukuk fakültesini, sınava girdiğim ilk yılda çok küçük bir puanla kaybettim. Aşırı heyecan beni yanlışa sürüklemişti. Ama ben deli gibi ders çalışmayı sürdürdüm. Büyük ağabeyim Halil Ünal’ın bir gazete bayisi vardı. O bayide bazen annemde durur ona yardım ederdi. Ben de gazete bayisine gelen üniversite sınavı test kitaplarını alır, hiç hırpalamadan tüm soruları çözer sonra da yerine bırakırdım. İkinci kez üniversite sınavına girmeye hazırlanırken, ağabeyim Halil Ünal daha 17 yaşında evlendi. Annemin izni olmadan yapılan bu evlilikten sonra ağabeyim de eşiyle bizim evde yaşamaya başladı. Zaten 5 kardeştik ve iki odası, bir salonu ve mutfağı olan evde oturuyorduk. Tabi ev kalabalık olunca doğal olarak ders çalışmak da zor oluyordu. Ben hem ders çalışıyordum, hem de o yıllarda moda olan daktilo kursuna yazılmıştım. On parmak daktilo kullanmayı çok kısa sürede öğrenip, pekiyi derece ile diplomamı aldım.

Üniversite sınavı günü yaklaştıkça benim de heyecanım artıyordu. Kafaya koymuştum, hakim olacaktım.

Ama çok haşarı bir çocuktum. Evde çok gürültü oluyor diye iki bir stres yaratıyordum. Bundan annem de şikayetçiydi. O yıllarda Adana-İncirlik karayolu üzerinde Hürriyet gazetesi tesislerinin inşaatı vardı. Oradan gelip geçerken görürdüm.

Bir gün bizim gazete bayisine Hürriyet gazetesi gelmemiş.  Annem de neden gelmediğini sormak için Hürriyet Gazetesi’nin dağıtım servisine gitmiş. Oranın müdürü Muzaffer Çapoğlu idi. Kendisi çok değerli bir insandır. Halen de Ankara’da yaşamaktadır. Zaman zaman kendisiyle görüşür, sosyal medya aracılığıyla haberleşiriz. Annem, osmanlı kadındır. Gazeteye gittiğinde Muzaffer bey kendisini misafir etmiş. Meraklanma teyze şimdi gazeteniz neden gelmiş araştırır, gereğini yaparız demiş.

Annem çay içerken, “Benim kızım üniversite sınavına hazırlanıyor (haşarılık yapıyor diyemiyor tabi), evde canı sıkılıyor. Burada geçici bir iş var mı? Üniversite sınavına girinceye kadar  çalışsın. On parmak daktilo kullanmayı da biliyor” diyor. Muzaffer bey, “Bizim burası dağıtım servisi, ama Hürriyet Haber Ajansı’nın müdürü ile görüşeyim, orada bir kızcağız vardı, onun da adı Dilek’ti. Ama işten ayrıldı. Onun yerine alabilirler. Telefonlara bakıyordu” demiş.

Annem eve geldikten sonra Muzaffer bey onu aradı, “Teyzecim kızını getir, Hürriyet Haber Ajansı Bölge Müdür arkadaşım Volkan Sevenler ile görüştüreyim. Uygun görürse çalışmaya başlar” demiş. Annem beni yanın aldı Hürriyet Gazetesi’ne götürdü. Volkan beyle tanıştık, liseyi bitirdiğimi üniversite sınavına hazırlandığımı söyledim. O da bana “hemen yarın gel başla” dedi. Şaşırmıştım. İşe girmenin bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim.

Ertesi gün büyük bir heyecanla işe başladım. Haber Ajansı servisindeki görevim telefonlara bakmak, taşra muhabirlerinden haberleri telefonla yazmak ve deneyimli muhabirlere redakte etmeleri için teslim etmekti. Ama ben edebiyat bölüm mezunuydum ve edebiyatım çok iyiydi. Haberleri on parmak daktilom sayesinde çok hızlı alıyor ve hiç kimseye vermeden kendim düzeltebiliyorum. Bu yeteneğim yöneticilerin dikkatini çekti tabiki.

Özellikle her zaman “hocam” dediğim ve halen de aktif gazeteciliğini Doğan Haber Ajansı Kocaeli Bölge Müdürü olarak sürdüren Mustafa Bağdiken, “boynuz kulağı geçecek” derdi. Ben daha bir ay olmadan sular seller gibi haber alıp redakte ediyordum.

1 Mart 1984 tarihinde başladığım bu görevimde bir ayı doldurunca, yani 1 Nisan 1984’de, benden evrak istediler. Nüfus cüzdan sureti, fotoğraf falan. Neden diye sorduklarında da “sana kadro vereceğiz” dediler. “Ama ben geçici çalışıyorum, ben hakim olmak istiyorum” dediysem de o dönemde beni işe alan Volkan Sevenler, “Sende gelecek var, sen iyi bir gazeteci olacaksın” diyerek, benim inadımı kırmaya çalıştı. Bana o yılların parasıyla çok yüklü bir maaş ödediler. Miktarını hatırlamıyorum ama o yıllarda Hürriyet Gazetesi çok iyi maaş ödüyordu. Bir de yeni kadro aldığımdan iki maaş birden ödediler. Orada maaşlar peşin ödenirmiş. Bir çalıştığım ayı bir de çalışacağım ayın parasını elime tutuşturdular.

Bir düşündüm, o yıllarda bütün İncirlik, Hava Üssü’nde çalışmak için can atardı. Benim aldığım maaş ise incirlik Hava Üssü’nde ödenen maaşın da üzerindeydi. Böyle bir para red edilir miydi? Çok düşündüm, kısa yoldan para kazanma gibi bir şeydi. Fakülte okumadan, lise mezunu bir çocuk olarak elime verdikleri para vaz geçilir gibi değildi.

Bu yüzden hakim olma hayallerim bir anda gitti. İşime öyle bir dört elle sarıldım ki bütün ofis benim takır takır daktilo sesleriyle inliyordu. Sular seller gibi. Güzel de bir çalışma ortamı vardı.

Şu anda PR şirketimde birlikte çalıştığım arkadaşım Ceyhun Özgönül, halen İngiltere’de yaşayan Ali Samuk, Ankara’da yaşayan Sacettin İnce gibi çok kıymetli arkadaşları vardı orada. Bana “Sen delimisin, bu parayı fakülte bitirsen de nerede bulacaksın, sakın kaçırma” dediler.

Ben işime dört elle sarıldım. Sabah işe başladığımda saat 12.00 olmadan en az 30-40 haberi o yıllarda Adana Bölge yazı işleri sekretaryasını yürüten Sinan Tanyıldız ağabeyime gönderiyordum. Üstelik şimdiki gibi kolay değildi. Bilgisayar yoktu. Haberleri iki A4 kağıdı arasına karbon kağıdı koyarak daktiloda yazıyorduk. Haberleri İstanbul merkeze teleksle geçiyorduk. Teleks dediğiniz cihaz dev gibi bir şeydi. Tekstil fabrikası gibi çalışırdı. Önce yazıları telekste banta alır, sonra geçerdik.

TELEFOTO VE TELEKSLİ YILLAR

Bir fotoğraf geçmek için saatlerce uğraşırdık. Telefon ile önce mavi,-kırmızı, yeşil gibi fotoğrafları renk renk ayrı ayrı geçerdik. Şimdi tek tuşla geçebiliyoruz. Hiç unutmuyorum, Anadolu Ajansı’nda başbakanı izlerken, başbakan kürsüden inmeden ben konuşma sırasındaki fotoğrafını abonelere ulaştırmıştım. Ama 80’li yıllarda böyle bir imkan yoktu. Çok zordu gazetecilik yapmak...

Taşra dediğimiz yurt muhabirleri, haberlerinin fotoğraflarını bize otobüsle gönderirdi. Bazen otobüs şoförü zarfı bırakmayı unuturdu. Araç çıkarır, Pozantı’da otobüsü yakalar alırdık. Zarftan çıkarılan film önce banyo edilir, sonra o banyolu film kurutulur, sonra karta basılır, sonra kart kurutulurdu.

 

(devamı haftaya)