BİBİ


 

 

"Muhakkak ki Allah adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya yardım etmeyi emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı da yasak eder. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor."

                                                                                                                                       Nahl  90.

BİBİ

 

“Yapma kızım!” dedi bibi yattığı divandan. “Ele güne rezil etme beni!..”

            Devam edemedi. Yuvarlak çenesini kaldırdı. Azabını dışarı verdi usul usul. Titreyen elini tülbendinin ucuna götürdü. Bohçalanmış gözlerini sildi.

“Azize!” dedi yengesine. “Birkaç gün daha bekle kurban. İstemezsen hiç konuşmam.Yemek  de yemem!”

“Pisliğini kim temizleyecek!” dedi Azize çillerini yukarı kaldırarak.”

            Binlerce umut düştü bibinin yüreğine. Hemen kurudu yaşları.

“Temizleme kurban!” dedi. “Yemez içmezsem abdes de bozmam.”

“Hele sus sus! Akıl  kârımı bu dediğin. İki dakika sus çamaşırlarını toplayayım. Dik dik dik  başımın etini yedin! Daha sana bakmam ben! Altı ay oldu. Sıra kimdeyse o alsın. İstemem diyo öbür kardeşinin karısı.Telefonda yüzüme söyledi.Hele ben seni sokağa atayım, bakayım nasıl  almazmış evine.”

            Küçük,yuvarlak, birbirine yakın gözlerini oda kapısına çevirdi.

“ Ömer Ömer, nerdesin. Gel bibini camiye  götür!”

            İri yarı kirpikleri uzun, annesinin tersine beyaz Ömer,

“Ne var ya?” dedi odaya girerken.”İki saattir ne bağırısan?”

“Keyfimden bağırmıyam. Bibiyin çamaşırlarını hazırladım. Götür camiye bırak.”

            Ela gözlüydü Ömer. Yufka yürekliydi.

“Ne istisen kadından anne?” dedi. “Sessiz sedasız yati  şurda.”

“Evet! Size göre sessiz sedasız. İş  kâr mı yapisız? Siz yedi kişi yetmisiz, bi de onun yimesi, içmesi, çamaşırı, pisliği! Artık ölsem bakamam! Çabuk camiye götür!”

            Gidip divanın önüne çömeldi Ömer.

“Hadi bin bibi!“ dedi çaresizlikle.

            Azize sinirlendi. Çillerini yukarı kaldırdı.

”Felçli olduğunu bilmisen sanki!” dedi. Şakire’yi koltuk altlarından kavrarken.

 “Sen bunu götür. Ben kardeşinle eşyalarını gönderrem.”

            Bibi, konuşmuyordu. İnanmazlık doluydu gözleri. Şanlı şöhretli Şakire Hatun bu yaşta sokağa atılsın!”

            Ölmüş eşini düşündü hasretle.”Allah kimsenin kocasını başından eksik etmesin .” diye mırıldandı sızılı sızılı. “Vermedi yaradan bir evlat. Verseydi sokaklarda kalmazdım belki.”

            Ömer terlemişti yürürken. Halasının ayakları bez gibi sallanıyordu arkasında.

“ Şu taşın üstünde biraz dinlen yavrum.” Dedi bibi içi sızlayarak. Beli büküldü.”

“Az kaldı” dedi Ömer “ Bir köşe...”

“Elim ekmek tutsaydı seni camiye götürmezdim bibi.”dedi bir müddet sonra.

Sesi mahçuptu.

“Sen bize baktın büyüttün. Ben de sana bakardım.”

“Yüreğini eritme Ömer” dedi bibi. “Bi parça çocuksan sen. Eliden ne gelir.”

             Caminin önünde durdu Ömer. Peşinden gelen kardeşinin  kırmızı güllü yatağı sermesini bekledi. Bibi nereye gitse bu yatak da onunla giderdi. Sırtından kaydırıp yavaşça bıraktı halasını yatağın üzerine. Kardeşiyle birlikte yatağa yatırıp üstünü örttüler.

            Sabah soğuğu kesiyordu. Ürperdi yaşlı kadın. Saçlarının görülmesi endişesiyle ellerini başına götürdü. Yüzüyle, yüreğiyle aynı renk tülbendini düzeltti.

“Berhudar ol oğlım” dedi yeğenine.

             Battaniyeye sarıldı tüm çaresizligiyle...

”Allah’ım!” dedi namazdan çıkan erkekler etrafını alınca. “Öleydim bu günleri görmiyeydim!”Bunca namahrem yüzüme bakar şimdi!”

            Memleketlilerinin bol olduğu bir semtti burası.

“Vah vaah!” dedi gözleri hüzünlü ihtiyarlardan  biri “Yusuf’un bacısı bu.”

            Yanına yaklaştı.

“Zuvaga mı attılar seni bacım? Hangi utanmaz kardeşin yaptı bunu?”

            Utanç yüzünü pembeye boyamıştı bibinin. Ağlıyordu.

“Murat!” dedi duyulur duyulmaz.

“Kıyamet alâmeti” dedi bir başka ihtiyar acı acı. “Ne günlere kaldık. İnsan namısını sokağa  atar mı?

            Kalabalığın içinde minibüs şöförü Fındık Ahmet de vardı. Her tarafı küçük olduğu için bu adı yakıştırmışlardı kendisine. Konuşurken sık sık kirpiklerini kapar,  üç kelimede bir sağ elinin baş parmağına üflerdi.

            Düşünceli kalabalığı yarıp, bibinin yanına çömeldi.

“ Bin sırtıma teyze.” Dedi.“ Seni  kardeşin Ali’nin evine götüreyim!”

            Minibüsün arka koltuğuna yatırdı bibiyi.

“Yanından ayrılma Ramazan!” dedi muavinine. “Düşer müşer felçlidir!”

            Bibinin  ayakları dibine oturdu Ramazan. Hemen doldu minibüs.

“Arkaya yanaşmayın!” dedi Fındık Ahmet.

 Gözlerini kapatıp, sağ elinin baş parmağına üfledi.

 “Hastamız var!”

            Gaza bastı. Yolcular sağa sola savruldular.

            Bibi, koltuğun arkasına sıkı sıkı yapıştı. Battaniyeyi lacivert noktalı cepli elbisesinin üzerine çekti iyice. Bin bir ifadeyle yüzüne bakan yolcuları görmemek için başını çevirdi. Bir eliyle Ramazanın ince kolunu kavramıştı.

            Saçlarının görünebileceği kuşkusu düştü içine bir müddet sonra. Muavinin kolunu bırakıp tülbendini düzeltti.

“Son durak !“ diye bağırdı Topkapı`da Fındık Ahmet.

Yolcuları indirdikten sonra Mevlana kapıya yöneldi. Surlardan içeri girdi. İnce uzun, biçimsiz, dış sıvası kirli apartmanlardan birinin önünde durdurdu minibüsü. Aşağıya atladı. Kaşlı yüzüğüyle bodrum katın camını tıklattı.

“Bibiyi getirdim” dedi cama çıkan oğlana. “annen  nerde?”

Gözlerini sıkıp açtı, parmağına üfledi.

“Yemin etmişim bakmam!” dedi yan yan yürüyen şişman kadriye. Götür öbür kardeşi baksın!”

            Ses çıkarmadı Fındık Ahmet. Yaşlı kadını yere indirdi. Yatağın üzerine uzattı. Battaniyeyi üstüne örttü.

“Benden bu kadar teyze.” dedi gözlerini sıkıp, baş parmağına üfleyerek.

 “Hadi bana eyvallah.”

“Berhudar ol oğlum” dedi hala utancın dört duvarı arasından.

Tülbendini düzeltti.

“Niye geldin?” diye bağırdı  Kadriye pencerenin pervazına tutunarak.

  Kaymış ipek eşarbının  iki yanından ,siyah saçlarının taranmamış kıvırcıklığı sallanıyordu.

“Sana bi daha gelme dememiş miydim?”

            Yüzünü döndü bibi. İncelmiş göz kapaklarıyla acılanmış gözlerini örttü.

            Güneş vurdu üstüne birkaç saat sonra. Bir tarafı görünmesin diye üstünü açmadı bibi.

           Gözlerini de...

            Elbisesinin cebinden çıkardığı tesbihi çekti gün boyu. Verilen her musibetin kul için hayırlara vesile olduğunu bilenlerdendi...

            Kardeşi geldi iftar vakti. Ablasına şöyle bir bakıp içeri girdi.

           Ezan okundu o sıra.Halanın duru gönlü, temiz muştular aldı Hüda`dan. İftar duasını edip, ellerini şükürle yüzünün solmuş beyazlığına sürdü.

          Apartmana yeni taşınan bir gelin su ve yemek indirdi. Hiç kurumamış kirpiklerini kaldırdı bibi. Kızarmış mavi gözleriyle kadına baktı.

“Berhudar ol kızım.” dedi suyu içerken.

“Verme!” diye bağırdı perdeyi açan Kadriye.”Altına yapar  şindi kim temizleyecağ!”

            Bardak ağzında kalakaldı bibi. Gözyaşları  ip gibi boşandı gözlerinden. Suya damladı bir kısmı. İçemedi. Geri verdi komşuya.

“Berhudar ol kızım.” dedi gözlerini kaparken “Rabbim seni kimseye muhtaç etmesin.”

            İri gözleri doldu gelinin. Yüzü karıştı.

“Vicdansızlar!” dedi içinden. Yukarı çıktı.

            Kocası indi az sonra.

            Ali`nin, gözlerinin üstüne uzanan kalın siyah kaş kıllarına baktı. İçi bulandı.

“Ayıptır kardeş!” dedi ”İftar edicez. Boğazımızdan geçmıyo. Eğer içeri almazsanız polis çağırıcam haberin olsun!”

“Tamam!” dedi Ali alnını kırıştırarak.

            Oldum olası korkardı polisten.

            Kapının önüne çıkıp ablasını aşağı indirdi. Hiç konuşmuyordu. Çocukların kapının önüne serdiği yatağın üstüne uzattı.

            Can acıtıcıydı soğuk. Cereyan yapıyordu. Titredi bibi. Battaniyeye sarıldı.

            İçeriden gelen sesleri dinledi uzun müddet. Üst üste iç geçirdi...

            Ertesi günkü orucu için niyetlendi uyumadan...

 

 

 

Tüm yaratılmışların dostu  Hz. Resul, şöyle buyurmuştur:

" Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin." (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77)

"Akrabalık, Arş'ta asılıdır. Der ki: "Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin." (Müslim, Birr ve Sıla, 17)

"Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez." (Buhari, Edeb, 11) 

 

 

Salat ve selam, yerlerin ve göklerin en temiz yaratılışlısına olsun...