Hac Rabia


Hac Rabia, dokuz yaşından beri Allah`a açılan ellerini yüzüne sürerek, yaşlı bedenini hafifçe öne aldı . Namazlığın ucunu katlayıp  ayağa kalktı. Vücudunu taşımakta zorlanan kısa kalın bacaklarını, dengesizce yere basıp karyolaya yaklaştı. Ara dantelinin beyazlığına yaslanarak önce şile bezi hac eteğini, ardından büyük düğmeli örme hırkasını çıkardı. Özenle katladı. Eğildi. Karyolanın altından çamaşırlarını koyduğu delikli mavi sepeti çıkardı. Terlemişti. Eline geçen bir mendille yüzünü, boynunu sildi. Eteğini ve hırkasını  mendille beraber sepetin içine bıraktı.

            Karyolaya otururken başından namaz tülbendini aldı. Saçlarını kınalamıştı namaza durmadan.Eski bir yemeni vardı kınanın etrafa bulaşmasını önleyen muşambanın üstünde. Kavuniçi pazenden cepli iç etekliğiyle yatağa uzandı.Yastığın serinliğine koydu başını. Hatırladıkça gözlerine hucum eden yaşlara teslim etti kendini.

-“Seni Şekerçi Halil`e verdim” dedi kardeşi gaz lambasının loşluğunda

-“Bı yaşta mı kardaşım” diye mırıldandı Hac Rabia ağzı gözyaşıyla tatlanırken. “Gençken kocaya getmedim. Ağarmış saçım dökülmüş dişimnen mi gelin olım!”

-“Söz vermişem “ dedi kardaş içi yanarak. “Dönmak olmaz”

-“Biye yer kalmamıştır babamın evinde” dedi Hac Rabia acıyla.

-“Ele değil bacım. Gözümün üstünde yerin var. Bi gözüm yorulsa öbüründe daşıram seni.

 Durdu. Sevgi dolu gözlerini ablasından kaçırdı

 “Gel görki seni avradımın elinden kurtarmak gerek diye devam etti içinden. Seni bele görmağa dayanamıyam ha! Anamın babamın yadiğarısan. Atamsan, bacımsan. Avradımın adam öldüren sözleri canımı almıştır. Get eviyin hanımı ol deyyem siye. He, Şekerci Halil duldur çocukludur, lakin yaşı yaşıya denktir. Onu suvağa koyamam. Avrat dadlıdır. Senin halin de ayrı belimi kıri. Bu çareyı bulmuşam. Siye sölemağa arlanıram bacım. O sözler senin kimin pak, arı sili hatuna sölenir midi? Uykularımı  kaybetmişem eşideli.”

            Ablasına çevirdi gözlerini. Gözleri yaşardı dökülmemesi için can vereceği gözyaşları karşısında. Başını yere indirdi.

-“Hoca Emmi öbür gün kıyacak nikahıyızı dedi eşikte...

-Bı yaşta beni herife mi verisen kardaş diye mırıldandı. Senin için evlenmemişem.  Kıyamamışam siye. Kardaşıma kurban olsun bu can demişem. Bağ bostan, tarla, köy bölünmesin demişem. Senelerce avradıyın kursak kurutan sözlerini yudmuşam. Ağzıyın tadı pozulmasın diye sölememişem!”

Gelini ilk aldığı günlere döndü yaşlı belleği.  Soğanla maydonozla yenir bir güzelliği sahip,soyu sopu temiz, fakir bir kız almıştı kardeşine ki evine bağlı olsun.

            Fakat o, kendini çok güzel bulur, ayna elinde başını sağa sola kaydırarak gözlerine bakıp

-“Abla “ diye sorardı gözlerim ne renk?

            Abla sevgiyle dolu,

“Ela” derdi.

            Kısa şişman gelinin, yüz hatlarına hainlik sinmiş, zaman zaman âşikâr görünür, çoğu zaman gizlenir. Zamanla bir dev oldu gelin. Ablayı beğenmez oldu. Fazlalık hissetti bir müddet sonra, komşularla dedikodusunu yapar oldu. Kendisini süsleyip komşu kadınlarla hanım düğününe gönderen ablası için.

-“Ablam beni kıskani. Düğüne gelmemi istemi. Zornan geldim demeye” ablasını arkası sıra yapılan bir dedikodu girdabında sallamaya başladı.

Abla, işitir ama sözünü etmezdi. Asaletine yakıştıramazdı kavga etmeyi, yüzleşmeyi.

            Sonunda yaşlı kadını,  yılların hizmetkârı Azap Osmana  dost olmakla  suçladı gelin.

-“Beni kıskanısan” dedi görümcesine gözlerinde hain ışıklar çakarak.”Hasitliğiden ölecaksan. Seni gördüm Azap Osman`ın kulübesindeydin”

-“Uy!”dedi Hac Rabia elini yüzüne götürerek. “ Bu nasıl konuşmaktır. Allah`tan  korkun kalmamış mıdır?”

-“Seni istemiyem. Diken gibi üreğime batısan. Get burdan yoksa herkese söliyacağam.”

            Durdu ,gözlerini daha bir koyulaştırdı.

-“Bilirsen ağzım karadır!”

            İkisinin de bilmediği eve erken dönen Veysel Ağa`nın bu sözleri işittiğiydi.

            Bir müddet kıpırdıyamadı Veysel Ağa yerinden. Duyduklarını hazmetmeye çalıştı. Döndü, kahveye gitti. Yirmi gün önce kendisinden ablasını isteyen Şekerci Halil`e haber gönderdi ki akşam gelsinler.

            Eve çekilmiş kahve gönderdi...

            Gaz lambasının zayıf ışığında tekrar bulunduğu ana döndü Hac Rabia.

            İnce uzun parmaklı elini, şakağındaki şark çıbanının izi üzerinde gezdirdi. Gözyaşıyla yıkanmış duru, nurlu gözleri elemliydi.

            Annesinin ayak seslerini, babasının ahenkli kalın sesini duydu yine çiçek kokulu bahçeden. Üzüntülü olduğu zamanlarda hep böyle olurdu. Güç verirdi bu sesler ona. Gül gibi koklayarak büyütmüşlerdi Hac Rabia`yı. İncitmeden, hırpalamadan.

            Doğrulmak istedi.

            Çocukluk arkadaşı   Behiye geldi bu kez karşısına.

-“Öyle ayıbıma gidi, öyle ayıbıma gidi.” dedi kendisine evlenmek ayıp değil diyen arkadaşına.”Amma kardaşım cemaat içinde söz vermiştir. Şerefini kıramam.”

-“Seni kına hamamına götürak” dedi arkadaşı beyaz saçlarına bakarak.

-“Kına hamamım mı eksik Behiye. Kesileydi bu başım. Elim kırılmış mı ben yakarım.

-“Rebbim” dedi arkadaşının görüntüsünün ardından Hac Rabia “Herif hizmeti görmağı bilmem ben. Gönlüm yoktur bu işte. Amma madem sen kader etmişsen...”

           

Teneşir tahtasından aşağı sarkmıştı ertesi gün Hac Rabianın ince saçları.  Ölüm anına kadar yaş dökmüş gözlerinde yumuşak, beyaz şişlikler vardı.

 

 Kurumuş kınaları akıtmaya çalışıyordu dostları...