Yaşamadıklarım


    
Her bir nefes verişim birçok şey      bağırırken, nefes aralarımdaki sessizliğe dokunmaya öyle korkuyorum ki. Eslerimi emniyetli bir limana demirleme isteği belki şu an gövdemdeki yükü boşaltma çabamın gerçeği. Suretini satır aralarında arayan bir roman kahramanıyım sanki, sanki okudukça sonunu değil, nerde başlayıp, nereye vardığını merak ettiğim bir (iç)öyküyüm.. 

Ben yürek burkan değil, yürek yakan aşkları özledim. Ben yalın aşklarda, mutlak aşk acılarını özledim. Bir sokak çocuğunun çırılçıplak ayağı kokan, bir tecavüz kurbanının kanıyla lekelenmiş, öksüz bir çocuğun gözlerindeki ifadeyle çizilmiş uykusuz aşk sancılarım, aşka dair herşeyin olduğu, aşksız aşklarım var benim. Bir kuş sesi, ya da bir ağaç gölgesine duyulan upuzun emniyetli aşk zamanlarından sonra yeniden cesaretlendiğim bir insana duyulan tehlikeli aşklara, tüm insana dair sevgisizlikleri dahil edişime duyarlılık diyebilir miyim? Bir insanı bir şehirle bütünleştirip sevmeye, ya da aşkı tüm katmanlarıyla harmanlayıp tek odakta sulayıp büyütmeye çalışmaya, aşk diyebilir miyim? 

Maddenin bu denli kütleleştiği bir yaşamda, soyut diyarlarda ne cüce ne de deve olamamak mı Alice’in yeni yüzyıl macerasızlığı? Polyanna tecavüzü fantazileştirip artık mutluluk oyunlarına gerek duymuyor mu? Külkedisi üvey annesinden de mi üvey? Çocukken kandırılmışlar olarak, nasıl olur da büyüyüp kendimizi kandıracak hikayelere kahraman olamıyoruz; ya da birileri bunu yaparken, biz neden kurgu deyip çöpe fırlatıyoruz birçok yaşamı? 

Artık ismim olmak istemiyorum, aslında artık olmak istemiyorum. Neden yaşam bana kıyıda köşede kalmış bir hayatı çok görüyor? Neden ben adı, adresi bilinmeyen bir semtte, isimsiz, kimliksiz duygu sarhoşu gecelerden bu denli mahrum bırakılıyorum? Neden yalnız yaşlanamıyorum, ya da neden birlikte yaşlanacağımla hep ayrı düşürülüyorum? 

Her yanım Urfa kokuyor, her yanımdan özlem dikenleri fışkırıyor o şehre. Minareleri, köhne semtleri, pis kokan insanları, çöp dolu sokakları çok özledim, arındığım o şehri çok özledim. Işığımın bir şehirde gölgelenişini çok özledim.. Mutlak acılarım yok benim, sanki dini bir takvimdeki ay dönümleri gibi kaderimdeki döngüler; bir hafta dolunay, bir diğer hafta hilalim. Ezan seslerinin takvimde ileri geri akışı gibi kanamamın şiddeti. Yatağım hep bembeyaz bir çarşaf, uyuyorum bulutlardayım, uyanıyorum bulutlarda. Nerde içinde boğulduğum eski kan gölleri? Kan izimle aşkımı yazdığım karanlık duvarlar, içki kokan, tütün tüten, mum ışığıyla gölgelenen gecelerim nerde? 

Sevgilim diyen dilimin yüreğime baş kaldırışı, özümün iç mahkemelerimde beni reddedişi, kimliksizliğim. Kimim ben, kimeyim, kiminim, kimdeyim? İsmimi aşk listelerinde çeltikleyenlere nispet, kimliksizim. Sadece isimlerden ziyade sevişmelerin bakiriyim ben. Oysa ne çok sevgi, ne çok sevgili güncem var gibi hep. Yalan güncelerinin doğrucu satırları neden senin elinde şu an? İtirafname mi, savunma mı, yoksa susmak mı bu paylaşılanlar? Kayboldum. Beni bul diye bağırıyorum ama duymadın, duymuyorsun. bu sefer çıplak bir ormanda çamurlu bir piknik ikindisinde saplanıp kaldım. İçim içimi yiyor, yüreğim uçurum kenarlarında ip atlıyor, dilim haylaz isimlerle yakan top oynuyor. Kayboldum. Bul, geceye çıkar yeniden, tut yüreğimden,