Urfalı Temur Köran ile Göç üzerine röportaj
Bugun...




Urfalı Temur Köran ile Göç üzerine röportaj
Çağdaş figür resminin Türkiye'de en güçlü isimlerinden biri olan Temür Köran’ın Göç isimli 20. kişisel sergisi 31 Mayıs 2017 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde.

facebook-paylas
Tarih: 12-05-2017 18:58
Urfalı Temur Köran ile Göç üzerine röportaj

Çağdaş figür resminin Türkiye'de en güçlü isimlerinden biri olan Temür Köran’ın Göç isimli 20. kişisel sergisi 31 Mayıs 2017 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde. Köran’ın cesur renk kullanımının öne çıktığı tuvallerinde desen ve yaratıcılık, ritim duygusunu harekete geçirirken çok katmanlı bir görsellik oluşturuyor. Sanat tarihinden referanslar içeren resimlerine, renk katmanlarıyla örülmüş soyutlamalar eşlik ediyor. 

Ümmühan Kazanç'ın röportajı Unlimited dergisi ‘Göç’ bugüne kadar çoğumuz için tarih kitaplarında okuduğumuz ya da belgesellerde izlediğimiz, bir grubun ya da toplumun zorunlu nedenlerden dolayı anavatanını terk etmesi olarak bildiğimiz bir olguydu. Oysa son iki üç yıldır bir insanlık dramı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor. Özellikle Türkiye sınırları içinde, denizlerinde akıl almaz olaylara şahit oluyoruz. Siz bir sanatçı olarak hangi noktada ve açıdan ‘Göç’ olayını tuvallerinize aktarmaya karar verdiniz?
 
Göç meselesine insan ekseninden baktım tabii ki. Göç, insanlık tarihi kadar eski. Fakat bugün bizim yaşadığımız, yakın komşumuzun başına gelen ve son iki üç yıldır etkilendiğim göçten bahsediyorum. Tabii ki çok hoş olmayan bir durum. Geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmak, gerçekten insanının kaderinin elinde olmadan değişmesi, bir bakıma çaresizlik ve hele de aileniz, çocuklarınız varsa onlara karşı kendinizi yetersiz hissetmeniz, insanın başına gelebilecek en kötü durumlardan biri. Fakat biz iç politikada güncel sorunlarla uğraşırken ya da kendi derdimize düştüğümüz için bu dramı yavaş yavaş fark etmeye başladık. Ben, Aylan bebeğin cansız bedenini sahilde gördüğümde ekranın karşısında hüngür hüngür ağladım. Bana ne oldu da beni neremden yakaladı? Sanki elmas pençeli bir kartalın böğrümü tutup öyle kala kalmam gibi bir şey oldu. Kendimi hem suçlu hem de bu yaşanan trajedinin bir parçası gibi hissettim. Neyi yapıp neyi yapamayacağımı da bilen birisiyim. Hiçbir zaman göçmen bürosunda gidip pratikte neler yapabileceğime dair bir adımım olmadı ama bu konuda duygularımı ifade edebileceğim en azından alanım var. Bu beni tetikledi. Başlangıç Aylan bebeğin dramıydı. Sanırım bu olay 2015 yılında oldu. O yıl Tüyap Sanat Fuarı vardı ve mültecilerle ilgili ilk eserimi orada sergiledim. ‘Mülteciler’ isimli triptik çalışmam ‘Göç’ konusunun siyasi ayağı. Biliyorsunuz mülteciler hukuki haklarını 1951 Cenevre Anlaşması ile kazanıyorlar.
 

Temür Köran, “İsimsiz”, 2017, kâğıt üzerine karışık teknik, 70x50 cm
 
Sergi kataloğunda ‘Göç’ konusuna bakışınızı şöyle açıklıyorsunuz: ‘Göç, sizi ait olduğunuz topraklardan zorunlu olarak kopartıp yeni coğrafyalara sürüklemekle kalmaz, aynı zamanda geçmiş ve gelecek arasında (bir nevi arafta) tutmaya mahkûm eder.’ Sanırım bu cümleler serginizin ana fikrini de ortaya koyuyor. Bu bağlamda bu sergide yer alan eserlerinizi nasıl tanımlarsınız?
 
Bizim 1960’lı yıllarda Almanya’ya işçi göçümüz var. Bu insanlar oraya belli bir amaç ve hedefle gittiler. Bir beklentileri vardı. Oysa buradaki göç, tamamen bilinmezliğe açılan bir yol. Bıraktığın bir geçmişin var ve bilmediğin bir geleceğe doğru gidiyorsun. ‘Ne olacağım?’ sorusu gerçekten çok önemli. Bu bilinmezlik beni en çok rahatsız eden tarafı. Göç konusunda bir uzman değilim ama bunu ancak görsel olarak anlatabilirim. Benim ifade biçimim böyle. Bunu kelimelerle belki bir şair, bir yazar çok daha iyi anlatabilir.
 
O zaman sizin görsel ifade gücünüz üzerinden devam edelim…
 
Bundan önceki sergim ‘Seyir’de de ‘yolculuk’ teması vardı. Ondan önce Göçebe Bellek sergim vardı. Aslında ben yıllar içerisinde bu kavram ve temalar etrafında pervane oluyormuşum.  Seyirdeki maksat, belli bir yerden bir yere belli bir amaç ile gidersin. Belli bir hedefiniz vardır. Ama burada öyle değil. Resimlerimde bugüne kadar konu hiçbir zaman resmin önüne geçmemiştir. Hep plastik meseleler ve resmin bize söylediği şeylerin açık yapıt halinde olması durumu yani belli bir duyguyu katı gerçekliği ile değil, tem tersi o resme her bakan izleyicinin kafasında yarattıklarıdır. İlk defa bu sergimde temayı biraz ön planda tuttum. Belki de serginin cazibesi buradan geliyor. Konuyu bir tarafa bırakıp resimler üzerinden konuşursak, biz akademide ağır bir eğitim aldık. Mezun olduktan sonra ‘acaba ben resimlerimden figürü çekersem hala resim yapabilir miyim?’ sorusunu sormaya başladım. Ben ne zaman resim yapsam hemen klasik bir figür ile başlardım. Sonra figürü çıkarınca enteresan bir şey oldu. Bu sefer Doğu sanatına bakmaya başladım. Orada da özellikle Matrakçı Nasuh ve Levni üzerinde yoğunlaştım. Ve onların peyzaj anlayışı ve figürü ele alışları tamamen Batı’dan farklı. Kompozisyonları hiyerarşik. Figürlerin sınıflarına göre boyutlarını belirlediklerini fark ettim. Yani hiyerarşik bir perspektif kullanıyorlar. Yüzey renkle çözümleniyor. Bu renk meselesi, doğa motifleri, masalsı hayvan figürleri beni akademin o Caravaggio anlayışından bir süreliğine uzak tuttu. Ve bir sentez peşindeydim. Bu bir modaydı aslında. Figür olarak kendime oluşturduğum leit motif yani gündelik eşyalardan yaptığım gazoz kapakları, tava, tencere, plastik bardaklardan oluşturduğum motifti bu. Motifi model resimlerimde kullanmaya başladım. Böylece yüzey ve klasik derinlik anlayışını aynı kompozisyon içinde kullanmaya başladım. Arka planı da Doğu anlamında bir peyzaj boyuyordu. Sonra bir süreliğine Amerika’ya gittim, atölyem Seattle’daydı. Döndükten sonra çok ilginç bir şey oldu. Kompozisyon oluştururken bu modeli tekrarlamaya geçtim. Tıpkı minyatürlerdeki gibi bazılarının proporsiyonları büyük, bazılarının küçük tuttum. Buradaki yöntem hiyerarşik perspektifi kullanmak oldu.1994-96 yıllarına tarihlenen bu ikilemler beni çok deneysel bir yola doğru itmeye başladı. Aynı ölçüde iki tuvali yan yana koyup, eş zamanda sol taraftaki tuvale sürdüğüm darbeyi, rengi, izi sağ tarafta da aynı noktaya sürüyordum. Ve resimleri eş zamanda bitiriyordum. Aslında bir resim yapıyorum ama iki tane çıkıyor. Bu fikirde yine şunu anladım; aynısı yine olmuyor. Bir su damlası bile bir diğer su damlası ile aynı değildir. Ve bu sefer doğada bir şeyin iki defa olmadığını düşünmeye başlıyorsun. Aynı model buzdolabınız bile olsa imgesel farklar vardır. Yüzey ve üç boyutluluk meselesini bir karşıtlık olarak görmeye başladım resimlerimde, hala renk yok. Renk kullanmıyorum. 2001 yılında, Mehmet Ergüven kitabımı yazarken bana ‘renk kullanmaktan çekiniyorsun galiba’ dedi. O zaman haddim değil diye düşünürken, bu cümle renk cesaretimin başlangıç tarihi oldu. Figürü iki defa koymaya başladım. Psikolojik bir durum oluştu. Edebiyatçılarımızdan biri bana şunu söyledi; ‘Biz Türk şiirinde ikilemler kullanırız’ dedi. Serin serin Kapalıçarşı, burcu burcu kokar gibi örnekler. Ama bunun karşılığı Türk resminde yok, oysa senin resimlerinde olduğunu fark ettim dedi. Aslında sezgisel olarak bir şeyleri yapıyorsunuz. Sanırım resimle yaşamak böyle bir şey. Resim yapmasam bile atölye atmosferinin içinde olmak bana yine çalışıyormuşum hissi veriyor. Ben aslında çalışmaya devam ediyorum. Her düşündüğünüzü resme koyamıyorsunuz, bir süzgeçten geçiriyorsunuz. Resim bittiği zaman problem bitmiyor. Ve o problem bir sonraki resme taşınıyor. O problemler bitmediği sürece resim sürüyor. Bu sürekliliği korumak gerekiyor.

Temür Köran, “Göç”, 2015, tuval üzerine yağlıboya, 150x410 cm. (Tüyap Sanat Fuarı Koleksiyonu)
 
Sürekli atölyede olma durumunuz da oldukça ilginç. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
 
Orada mutluyum. Arkadaşlarım geliyor. Bir tek markete gidiyorum. Sosyal olma durumum çok fazla yok. Bu özellikle son zamanlarda böyle oldu. Belki de günümüzün sosyal ve politik çalkantılarından dolayı, artık eskisi gibi dışarı çıkmak da çok keyif vermiyor. Gündüz de çıkmıyorum, çıkınca gidecek bir yerim yok zaten. Atölye dışına çıkarsam şehir dışına tatile gidiyorum. Desen defterim her zaman yanımda tabii ki. Ya da İstanbul’da arkadaşlarımın atölyelerini ziyaret ederim. Bakın yine atölye… Bayılıyorum atölyelerin dağınıklığına, arkadaşlarımın boyalı ellerine, yarım resimleri izlemeye. Kedilerim ve bir de tavşanım var. Hayatım işte bu.
 
Burcu Pelvanoğlu’nun sergi kataloğu için kaleme aldığı yazıda şu cümleleri okuyoruz: ‘Sanat yaşamı boyunca temsilden ya da daha doğru bir deyişle temsilin ajitasyonundan kaçınan Temür Köran, bu sergisinde yer alan resimlerinde göçe neden olan, göç anı ve göçten/göçenlerden arda kalanları bize gösteriyor. Bu resimlerinde sanatçı, bir yandan küresel ölçekte yaşanan travmayı konu ediniyor ancak diğer yandan temsilin tuzağına düşmemek adına konuya bakışında sezgisel bir yöntem belirliyor. Bu yöntem, sanat tarihinde Barok sanatçıların kullandığı yöntemin ta kendisi… Bu noktada 17. yüzyılın önemli düşünürü Leibniz’i anımsamakta fayda bulunmakta.’ Barok kurgulama konusunda neler söyleyebilirsiniz?
 
Giovanni Battista Tiepolo hayranıyım. Théodore Géricault’nun Medusa’nın Salı eserini hatırlatması hoş bir şey. Göç olayındaki trajediyi, dramı bir Rönesans sanatçısı gibi anlatamazsınız. Ancak bir taşkınlık, coşkunluk ve anakronik olma durumuyla tanımlayabilirim. Bu sergiyi de böyle hayal ettim. Ve buradaki dayanağım tabii ki Barok dönem olabilirdi. Zaten normal şartlarda da ben Barok ışıktan yararlanıyorum. Rakursi görmeye başladım bu sergide, alttan yukarıya doğru. Ve bunun sebebi de teknede göç eden bir aileyi, insanları düşünün. Orada devasa bir gökyüzü ve devasa bir deniz var. Aslında küçük bir ceviz kabuğunun içinde sallanıp duruyorsunuz. Tabii bu bir durağanlığı değil, bir hareketi getirir. Bunu empati kurarak yapıyorsunuz. Ve mekanı böyle düşündükten sonra, o Beethoven’in müziği gibi, kalabalıkların, insanların vızıltısı, çırpınışları, o görkemin, o fanusun içinde düşünüyorsunuz. Bu coşkuyu ancak bir Barok sanatçısı çok iyi yapabilirdi. Ben bu resimleri yaparken Rus bestecileri dinledim. İşte bütün bunlar bu resimlerin ortaya çıkmasına sebeptir.

Temür Köran, “İsimsiz”, 2017, tuval üzerine yağlıboya, 100x120 cm
 
Tuval resmine başlamadan önce desen çalışıyor musunuz?
 
Çok fazla görsel not alıyorum. Tuvalin kompozisyonunu kurma aşamasındayken önce küçük küçük kareler halinde defterime ve sonra silüetler çiziyorum. Sonra ara tonları koyuyorum. Kompozisyon içine yerleştireceğim elemanları tek tek desen haline getirip tuvale taşımaya başlıyorum.
 
Serginin ismi Göç çok hızlı ipucu veriyor gibi görünse de resimlerinizdeki ‘Figürler’ sadece bu olguyu anlatmıyor izleyiciye. Sizin sanatınızı özel kılan ve çok katmanlı okumalara imkan sağlayan bu resimsel kurgunuz konusunda ne söylemek istersiniz?
 
Acıyı resmetmek benim pek işlediğim bir tema olmadı. Hep uzak durdum. Seattle’da bir ressam arkadaşım vardı. Bir gün bana şöyle söyledi: ‘Ben hayatta neye sahip olmak istiyorsam onun resmini yapıyorum.’ Ben de bizde de Hıdırellez diye bir gelenek vardır, taşlardan dilediğin şeyin resmi yaparsın toprağa dedim. Bir de öğrenciyken toplumbilimci Claude Lévi-Strauss’un bir yazısını okumuştum. Kendisi, Avustralya’ya yerlilerin yaşadığı bir kabileyi ziyarete gider. O dönemde çok iyi fotoğraf makineleri olmadığı için, yerlilerin kullandığı nesneleri, eşyaları, hayvanları not defterine çiziyor. Ayrılmak üzereyken şef; ‘gidiyorsun da hayvanlarınızı nereye götürüyorsun’ der. Hayır, hayvanları götürmüyorum diyor Lévi-Strauss. ‘Ama defterinize çizdiniz ya diyor’ şef. Çünkü şef’e göre hayvanlarının görüntüsü ile hayvanların kendisi aynı anlama gelmektedir. Çok primitif bir yaklaşım ama bu bir büyü aslında. Mağara resimleri de büyüydü. Onlar entelektüel amaçla yapılmış değil. Mutlaka bir amacı vardı ama sanatsal bir kaygı taşıdığını düşünmüyorum. Seattle’lı ressam arkadaşımın söylediklerinden sonra bazı taşlar yerine oturdu. Atölyenin bir büyüsü var. O büyü bozulduğu zaman gerçekten bir sürü şey yıkılıyor. O bizim fildişi kulemiz, oradaki her şey aslında senin için kutsal. Nesneler ile ilişki kuruyorsun, akabinde canlılar ve hayvanlarla da çok iyi ilişkin oluyor. Kendinle barışık oluyorsun. İnsanı besleyen, geliştiren bir şey resim yapmak. Resim yapmanın şöyle bir yönü daha var. Zaman içinde, tüm resimsel dönemlerinize baktığınızda, kendi ruhsal gelişiminizi izliyorsunuz. Sev ya da sevme, bunlar sizsiniz.

Temür Köran, “İsimsiz”, 2017, tuval üzerine yağlıboya, 120x140 cm
 
Desenin sizin sanatınızda çok özel bir yere sahip olduğu ve desenle, coşkulu renklerin adeta birbiriyle ahenk içinde hareket ettiği çağdaş sanat tarihçilerimiz tarafından çoktan kabul görmüş, sanat izleyicileri tarafından da özel bir yere oturtulmuştur. Renkçi figüratif sanat anlayışınızı bir de sizden dinleyebilir miyiz?
 
Renkçi figüratif tabii ki diyebiliriz. Evet, desen ve renk benim için çok önemli ama hala bu işi iyi yapamadığımı düşünürüm. Hala çok resim bakar, internetten ustaların işlerini incelerim. Renk konusu, Henri Matisse’in, André Derain ile birlikte kurduğu Fovizm okulunda gerçekleştirdikleri bir resim ve espas anlayışı. Onlar da aslında Doğu’ya bakmışlar. Demek ki ben aslında başlangıçta Doğu’ya bakarak renge bilmeden girmiş olmam tesadüf değil. Matisse örneğine bakarsak yüzey ile birlikte formu da kullandığını görürüz. Zaten yüzyılın başında neredeyse her iki yıl da bir yeni sanat akımları türemeye başladı. Daha sonra Dadaistler geldi, iyi niyetliydiler. Marcel Duchamp zeki ve kuramsal bir adamdır. Tabulaşmış, klişeleşmiş yerleşik düşüncelerin birçoğunu yıktı. Ama ok yaydan bir kere çıkmıştı. Bir ressamın sanatçı olabilme ihtimali yüksektir ya da hiç yoktur. Bunu zaman belirleyecektir.
 

Temür Köran, “İsimsiz”, 2017, tuval üzerine yağlıboya, 150x264 cm
 
1960 Urfa, Siverek doğumlusunuz ve bir anlamda siz de birçok İstanbullu gibi taşradan büyük şehre göç etmiş birisiniz. Üstelik Siverekli bir ağanın ressam çocuğusunuz. Kısaca hayat hikayenize baktıktan sonra kendi yaşamınız üzerinden göç ve uyum konusunda neler söyleyebilirsiniz. İstanbul’a alışmanız kolay oldu mu?
 
Aslında ağa çocuğum değilim, toprak sahibi bir ailenin çocuğuyum. Feodal bir düzenin hiçbir zaman parçası olmak istemem. Ben ilkokulu bitirdikten sonra Şişli Koleji’nde yatılı okumam için ailem beni İstanbul’a gönderdi. 12 yaşından sonra yaşamım Osmanbey, Şişli çevresinde geçti.
 
Aslında çoğumuz taşralıyız ve bir anlamda göçebe sayılırız İstanbul’da. Siverek’teki yaşamınızı özlüyor musunuz ya da arafta olma hissi var mı?
 
Tabi ki çok özlüyorum. Siverek’teki yaşamım adeta Doğu masallarını andırır. Biz develerin ayaklarının altında saklambaç oynardık. Babamın hanı vardı ve o hanın için 40-50 tane deve olurdu. Ve taş sokaklar, taş evler, avlular, eyvanlar… Biz açık havada yaşıyorduk. Aslında kale gibi bir yapı vardı, aralarda dar sokaklar falan. Çocukluğumu çok iyi hatırlıyorum. Aslında ben oradayken de kendimi oraya ait hissetmezdim, çizgi roman okur, pop müzik dinlerdim. Folklorik yanım hiç yoktu.

Temür Köran, “İsimsiz”, 2016, tuval üzerine yağlıboya, 45x60 cm




Bu haber 11552 defa okunmuştur.

Reklam

YORUM YAZ



YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI