Barışın üleynnn
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Barışın üleynnn

07 Nisan 2013 - 08:02

 

Barış sürecinin idamesine yönelik oluşturulan “Akil Adamlar” listesine dair bugüne kadar çok şey yazılıp çizildi. Öyle ki hani birazdan kabak tadı verecek ve “ama ben bu konudan çok sıkıldım” diyebileceklere zemin hazırlayacak kadar.

    Bu yüzden konu üzerinde pek fazla bir yorumda bulunmayacağım. “Akil Adamlar” meselesi gündeme geldiğinde hem sevinmiş –sürecin fikir zemininde ilerlemesi açısından- hem de şu sözü sarf etmiştim: “Herkesin bir akil adamı vardır.”

     Ve elbette kimsenin akil adamıyla, o listedeki isimlerin birebir örtüşmesi beklenemezdi. Sayı itibariyle buna imkan ve ihtimal de verilemezdi.

     Bu beklentinin boşa çıkması akabinde tepkilerin ve eleştirilerin olması da son derece normaldi ki Sayın Başbakan’ın buna yönelik olarak, “Kıskançlıklarından çatlıyorlar da ondan” vb. şeyler demesi, bu anlamda biraz ağır kaçıyordu. Eleştiriye açık olmak, tepkileri dinlemek bu sürecin en sağlıklı gidişatı olacaktır zira. Çünkü tersi durumda ziyadesiyle gergin olan sinirlerin daha da gerilmesi mümkün görünüyor. Bu yüzden eleştiriye açık olunacak, gelen eleştiriler aklıselimle değerlendirilecek ve tepkiler de dikkate alınacak. Kimseyi kırmadan, incitmeden, hassasiyetler konusunda fevkalade şeffaf olunarak bu süreç ilerletilecek. Yoksa eleştiriye tahammülsüzlük bizi bambaşka mecralara taşıyabilir.

     Tıpkı mizaha tahammülsüzlüğün bizi taşıdığı yerler gibi. Öyle diyordu bir yazısında Hilmi Yavuz. Ne zamanki mizah konusunda işin esprisini çözeriz, o zaman gerçekten aşkın bir millet durumuna geliriz, diyordu kısaca.

     Süreç ve sürece dair yapılan esprilere, ardından gelen eleştirilere şahit olunca bu tespit geldi aklıma. Sanıyorum dedim kendi kendime, biz millet olarak nerede gülüp, nerede ağlamamız gerektiğini unutmuşuz. O kadar çok ağlamışız ki, adeta bunu bir tür sektör haline getirip kendimize bir “acı imparatorluğu” kurmuşuz. Ve yılmaksızın bunun edebiyatını yapmışız. Bakınız şiirler, şarkılar, dramlar, filmler ve mizah.

    Evet evet, mizah. Mizahımız bile acıyla yoğrulmuş. Bunu görmek içinde bir döneme damgasını vuran skeçleri, parodileri hatırlayınız lütfen. Hani Zeki-Metin, Levent Kırca hicivleriyle gündeme gelen acılar. Güldürürken düşündürmek diye bir kılıfı da vardı ya bunun. Sürekli ülkede yaşanan gerilimler, hayat şartları, sosyal aksamalar üzerineydi mizah. Hani “of çok bunaldım birazcık güleyim” diye ekranı açsanız, öfkeyle yerinizden kalkmanız işten bile değildi.

     Şimdi bu anlamdaki mizahçılığa(!) pek gerek kalmadı. Ülkenin gelişimiyle paralel olarak işlenen konular eskidi ve insanlar artık daha farklı esprilere gülmeye başladı. Ülkeyle birlikte mizahımızda gelişim kaydetti.

      Ancak!

      Maalesef ki “mizah şart” diye savunucusu olduğumuz bu tarihi-medeni olguya karşı hâlâ bir tahammülsüzlük var. Çizilen karikatürlerle imajının çizildiğine, yapılan esprilerle gururunun hiçe sayıldığına hükmedenler olduğu gibi. Halbuki ne kadar mizaha tahammül, o kadar medeniyettir modern dünyada.

     Bu anlamda da sürece yönelik yapılan esprileri, çizilen karikatürleri hoşgörüsüzlükle karşılayanları görmek hiç beklenmedik bir şey değil. Ki öyle de oldu. Oysa bana göre çok gergin olunan bir konuda bir insanı çok ince bir espriyle gülümsetebilmek, çok büyük bir başarıdır. Düşünmek işin ikinci aşaması. İster düşünür, ister düşünmez birey. Mizah ille de birilerini düşündürmek zorundayım diye de yapılmamalıdır zaten. Adı üstünde mizah. Gülümsetme amaçlı. Bir dönem mizahımızın insanları düşündüreceğim diye zorlanması sonucu günümüze de sarkan nice dramatik sahnelere şahit olmadık mı? Ne hale gelip, bir tür paranoyaya bürünmediler mi? Ne kadar alay ettikleri konu varsa, o konunun baş aktörü haline gelmediler mi? Mizah anlayışımızı da mahvettiler, kendilerini de. Ve ne yazık ki mizah bambaşka yerlere kaydı.

    Mizahla birlikte ilerlemeli gelişim. Mizahı hiçbir fikrin ipoteğine sokmadan, objektif bakış açısıyla entegre bir şekilde yapılmalı espriler, çizilmeli karikatürler. Mizah her anlamda bağımsız olmalı.

     Ve tarihi bir süreçte yol alırken ülke ve millet olarak mizah da bu sahnede yerini en donanımlı haliyle almalı. Tabi az önce bahsettiğimiz objektif bakış açısını kaybetmeden.

     Çünkü asık suratların gevşemesi için, “amanın ne oluyoruz, bittik, tükendik” diye endişeye kapılanlara, sürecin o kadar da ürkülecek bir şey olmadığını ispat için mizahçılara ve iyi mizaha da ihtiyacımız var.

      Kısaca bizim gülümsemeye ihtiyacımız var. Çok ağladık, çok da düşündük. Mizahçılar bu işin o kısmını geçip kendilerine düşen gülümsetme kısmıyla bu süreci esnetme görevini üstlenebilir. Tabi karşılığında tahammülsüzlük ve hiddet bulmadan. Tıpkı eleştirilere ve tepkilere karşı da hoşgörülü olunması gerektiği gibi mizaha da hoşgörüyle yaklaşıldığını bilerek. Ve bundan son derece emin olarak.

    Not: Başlıktaki söz bir karikatür cümlesidir. Akil Adam Kadir İnanır’a dair yapılan bir espridir. Ve beni gülümsetmeyi başarmıştır. Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi? 

Bu yazı 6738 defa okunmuştur .

Son Yazılar