Benden sonra tufan!
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Benden sonra tufan!

09 Haziran 2013 - 09:33

Ülkenin doğusuna bir bahar havası gelmiş, insanlar terk ettikleri köylere dönüp, “yeniden” diye kolları sıvamanın heyecanını yaşarken; hiç tahmin edilmeyen bir şey oldu. Ve ülkenin batısında –aslında- gayet güllük gülistanlık içinde yaşadığı düşünülen gençler ayaklandı.

        Gerçekten çok enteresan bir tablo.

        Kim tahmin ederdi ki dünyayla yarışan şehirlerde, istihdam, refah, adalet ve eşitlik kavramlarının lüksünü yaşadıkları var sayılırken böylesi bir başkaldırışa gideceklerini.

       Demek ki “yaşam” salt bir ya da birkaç kavramın etrafında dönmüyor, şekillenmiyor. İnsanları tatmin de etmiyor. Başka şeylerde arıyor. İnsan, öyle istiyor ki, madem bu dünyaya geldim, madem insanım, madem dünya şehri diye adlandırılan bir şehirde yaşıyorum, öyleyse dünya şehirlerinin sahip olduğu her şeyi(!) istiyorum. (Hangi her şey biraz irdelenmeli.)

       Sanırım bunu diyor.

        Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, daha çok -en gelişmiş- ülkelerde “ihtiyaç” halini alması beklenen en son bir ihtiyaç maddesi vardır. “Kendini gerçekleştirme gereksinimi.”

       Bir önceki ihtiyacın hemen ardından gelir bu. “Saygınlık gereksinimi” yani.

       Maslow’u şöyle basit bir dille tekrar edecek olursak, şudur kısaca: İnsan yedi, içti, doydu, güvenli hale geldi, evini buldu, şehrini buldu, sevdi, sevildi, evlendi ve bunlara yeterince doyduktan sonra saygınlık beklentisi içine girdi. Her şeyi tam olunca da kendini gerçekleştirmeye yöneldi.

        Tarihte ilk insanları gözlemlediğimizde bu tabloya yakından tanıklık ederiz aslında. Düşünün milyonlarca yıl, evet evet milyonlarca yıl insanlar bu ihtiyaçlar hiyerarşisini tam teşekküllü sağlayamadıkları için mağaralarda yaşadılar. Önce güvenlik demiş o insanlar. İklim sert, dışarısı son derece vahşi hayvanlarla dolu, diğer insanlar bile sırasında tehlike arz ediyor. Bunun için birlikte yaşayamamışlar uzun bir süre. Mağaralarda kendilerini güvene alıp, çekirdek aile olarak, toplumlaşmadan, devletleşmeden yaşamışlar. Güven ön koşulmuş. Ne zaman ki iklim değişmiş, ağaçlar yeşermiş, dallar meyveye durmuş, bitkiler ürün verir olmuş mağaralardan uzatmışlar başlarını. (Uzun bir buzul çağdan söz ediyoruz. Çok uzun.) Yani medeniyet bir ağacın yeşermesiyle başlamış. “Ağaç” bu kadar önemli, insan için.

        İnsanlar mağaralardan başlarını uzatmakla kalmamış bu sebepten, merak etmişler dışarda olan biteni, daha önce hiç karşılaşmadıkları; ağacı, yeşili, meyveyi, yemişi ve tamamen mağaraları terk etmeye başlamışlar. Sonrası ilk yerleşik hayatlar, sonra toplu yaşama bilinci, sonra evler, köyler, şehirler. Ve bugün yaşadığımız medeniyetin ilk temelleri.

        Maslow’a dönersek, onun her şeyi tamamlayan yani maddi ve manevi(kısmen) insanın, son iki maddeye duyduğu ihtiyaca yönelik harekete geçişine tanıklık ederiz tarihte de. Saygınlık gereksinimi, dolayısıyla kendini gerçekleştirme.

       Öyle de olmuştur.

        Yerleşik hayata geçip, şehrini kuran insan, kendini tam manasıyla güvene aldıktan sonra sanata ve dine yönelmeye başlamış; ilk heykeller, ilk resim örnekleri verilmeye başlanmıştır. Sonra bir ara ihtiyaçlar yer değiştirmiş, kendini gerçekleştiren insanın saygınlık gereksinimi biraz daha artmış ve demokrasiye duyulan ihtiyaç zuhur etmiştir. Sonraki medeniyetler; Eski Roma ve Eski Yunan tarihi bu mücadelenin örnekleriyle doludur.

       Atina ve Sparta dönemin istihdam anlamında en şaşalı, halkını en memnun eden yönetimleriyle göz doldururken; “kölelik” kavramı da gayet normalmiş gibi algılanırken, “böyle olmaz” diyenler çıkmış, köleden gelen “saygınlık” beklentisine hayretler içinde kalan aristokratlar (çünkü o döneme göre düşünürsek kölenin böyle bir istekte bulunması akla ziyan) çözüm üstüne çözüm üretmeye başlamışlardır. Ve demokrasi bir kavram olarak, ilk o zamanlar ortaya çıkmıştır.

        Tüm bu söylediklerimizle beraber, son yaşadıklarımızı ele alırsak sanırım şöyle bir durum çıkıyor ortaya. Yedim, içtim, doydum, sevdim, güven içinde oldum, kendimi gerçekleştirmeye fırsat da buldum, ürettim, sanatı geliştirdim, bilimde ilerledim de bir dakika; hani saygınlık?

         Ve tersine işliyor ihtiyaçlar hiyerarşisi. Yeme, içme, sevme, güvenlik lüksünden vaz geçiyor insan “saygınlık” daha önemli diyor. Ya da şunu öngöremiyor. Bunca emek neticesi (tarihsel süreci de göz önünde bulundurun lütfen) edindiğim kazanımları bir madde gerçekleşmedi diye heba edebilirim, onlardan vazgeçebilirim. Belki şu an itibariyle yaşadığımız akıl tutulmasından mütevellit bunu dediğini akıl edemiyor.

          Yoksa “gelin konuşalım”, “muhatap çıkarın aranızdan, anlaşalım” çağrılarına bir cevabı olurdu. Demek ki insan sadece rahatsızlıktan değil rahattan da bir yerlere varabiliyor. İster bunu şımarıklık ya da nankörlük diye değerlendirsin sosyoloji, psikoloji ya da tarih, ister  gayet sağduyulu bir hareketti diye.

       Bilimsel çıkarımı budur konunun. Maslow’un hiyerarşik tablosunun dışına çıkan bir maddeye rastlayamıyorum çünkü ben, ne kadar çabalasam da. Son tahlilde “saygınlık” beklentisine de cevap verildi.

       E, öyleyse?

      Şuna mı dönmek isteniyor yoksa. Maslow’un bütün maddelerini yıkalım. Başta da güvenlikten başlayalım. Yeme, içme sıkıntısı daha sonra kendiliğinden baş gösterir zaten. Kaosa sürüklenecekmişiz, aman çok da tın. Benden sonra tufan!

          İnsan öyle böyle değil, çok uzun bir tarihsel sürecin sonunda yakaladığı medeniyeti böyle de heba edebilmeye meyilli demek ki. Yoksa bunun başka açıklaması yok! 

Bu yazı 5903 defa okunmuştur .

Son Yazılar