Bir kez daha anlaşılmıştır ki…
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Bir kez daha anlaşılmıştır ki…

30 Haziran 2013 - 08:59

“Güven” ne zor oluşan bir kavram. Bir kere kaybedildi mi kolay kolay bir daha yerine oturmayan. Sarsıldı mı savrulmamıza, savrulunmasına yol açan. Ve beraberinde her zaman belli bir temkini ve şüpheyi getiren…

       Gezi’de de aynı temel mesele vardı. Son yaşadığımız Lice hadisesinde de.

      Tıpkı ikili bir ilişkide olduğu gibi, sevgi eksikliğinin sebep olacağı güvensizlik… Ya da tam tersi.  

      Bir kısım insan sevildiğine inanmıyor, bir kısmı ise sevmiyor. Tek değişmeyen gerçek bunların akabinde içine düşülen güvensizlik.

        Gezi’deki bir kısım insanın “sevmediği” bariz. Hatta yer yer bu sevgisizliğin nefrete ve şiddete dönüştüğü. Dönüşebileceği. Lice’deki hadisede ise “sevilmemek” gibi bir şüpheden doğan güvensizlik mevcut. Sevilmediğine inanıyor bir kısım insanımızda. Lice başlığı altında. (Son yaşanan karakol hadisesiyle birlikte, bir genellemedir bu.)  

        Gezi’dekilerin neden sevmediği çok uzun tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Niye bu isyan, hangi açılım veya bir takım uygulamalar sebep oldu bu sevgisizliğe, neden bu insanlar güven bunalımı içine düşüp, statükonun değişeceği kaygısıyla harekete geçti, neye dokundu devletin eli, eşitlikçi ve demokratik yaklaşımlar kimleri rahatsız eder ve bu yüzden mesele isyana kadar varır, ayrı başlıklar altında değerlendirilmelidir elbette.

       Çünkü dillendirilenler bizi bu sonuçlara ulaştırıyor. Gayri memnunuz diyorlar, son yaşadıklarımızdan. Bakıyorsunuz son yaşananlara; hükümet eşitlikçilik adına, demokrasi adına çok sağlam adımlar atmış. Atmaya da devam edecek gibi görünüyor. İşte bu olaylarda bu “cek” ekine binaen kurgulanıyor. Deniliyor ki, gelecekte siz bunları daha kalıcı reformlara dönüştüreceksiniz. Bu benim daha az özgür olacağım anlamına gelmese de bunu ben böyle anlıyorum ve sizi ve yapmaya çalıştıklarınızı sevmiyorum, dolayısıyla size de güvenmiyorum.

        Bu güven bunalımdan doğan hadiselerdir zuhur eden.

        Niye ısrarla böyle anlıyor? Tarih boyunca süregelen bir gerçek vardır çünkü aristokrasi tam teşekküllü bir eşitlikten yana asla tavır almaz. Ranttır, diğerleri benim eksenimden çıkmasın, bana bağlı ve hizmet eden unsurlar olarak kalmaya devam etsin yaklaşımıdır vs. vs.

       Temel korku ve endişe budur.

       Bunun böyle olduğunu biz Peygamberimizin (s.a.s) bu güzide dini tebliğ ederken ve bir köleyle bir hürün arasındaki eşitliği sağlamaya çalışırken de karşısına çıktığını görürüz. Yine sahnede aristokratlar vardır ve Peygamberimize devamlı şunu derler; “Ne yani, biz bir köleyle eşit mi olacağız?”

        Bu sebepleri ve sonuçları itibariyle çok iyi değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Önemlidir. Aşılması zordur.

        Diğer hadiseye gelecek olursak, orada biraz daha farklı sebepler var. Hatta Gezi’dekinin tam aksi istikamette bu sebepler.

       Bu aristokratik zihniyetin ürünü olan uygulamalardan çok çekmiş bir kısım insanımızın, “sevilmemek” duygusuyla kapıldığı güvensizlik.

       Bu diğerine göre temelde daha masum, daha anlaşılabilir.

        Çünkü diğer kesim sütün kaymağını yıllarca yemelerine rağmen, o kaymaktan mahrum oluruz endişesi taşırken, milletimizin bu asli fertleri o kaymaktan yıllarca sebeplenemedik, şimdi bir umut ışığı doğdu, yoksa bu da mı yalan, güvensizliği yaşıyor.

        Yoksa bir ülke sınırları içinde bir karakol mevcudiyeti gayet anlaşılabilir ve mantıklı bir durum.

        Şunu anladım ben bir de: “Çözüm için, açılım adı altında bir takım uygulamalara gidiyorken ve daha da gidecekken, bize güvenmiyor musunuz ki, bir takım önlemler alıyorsunuz?”  

        Bu da gayet anlaşılabilir. Yine Gezi ile kıyaslandığında.

        Demek ki devlet ile millet arasında yıllar içinde oluşmuş bir takım boşluklar var ve bu boşluklar sevgisizlik ve güvensizlik içinde doldurulmuş zaman içinde.

         Bir kesim sevmemek için neden ararken bir kesim sevmek ve güvenmek için neden arıyor.

         Bu noktada yapılabilecek en mantıklı ve en akılcı adım sevmek ve güvenmek için sebep arayan milletimizin fertlerine eğilmektir derim ben.

         Ne yapılmak isteniyorsa samimiyetle ve dürüstçe anlatılarak…

         Çünkü şu kısacık tahlilden bile çıkan sonuç şudur: Bir kesim rahatımız kaçar endişesiyle yakıp yıkmaya talipken, bir kesim son derece haklı nedenlerle yıllar içinde oluşan rahatsızlığını gidermek istiyor.

         Bu rahatsızlığı gidermek içinse –Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın da vurguladığı gibi- son yaşananların bu rahatsızlığı gidermek için atılan adımlardan duyulan rahatsızlık olduğu ve bunun için de hep beraber hareket edilerek ve sabırla beklenilerek bu rahatsızlığın giderileceği teminatının verilmesi ve bunun milletimize anlatılması gerekiyor.

         Ve elbette ki milletimizin de bunu anlaması.  

        Zira bir kez daha anlaşılmıştır ki güven çok zor oluşan bir kavramdır ve verilen krediler boşa çıkarılmamalıdır.

Bu yazı 4915 defa okunmuştur .

Son Yazılar