Feridelere “gelmesin!” diyenlere Necme Necefi
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Feridelere “gelmesin!” diyenlere Necme Necefi

07 Eylül 2013 - 14:59

Urfa’nın öğretmen açığıyla ilgili kaleme aldığımız bir önceki yazımızın ardından oldukça sert tepkiler aldık. Hayret ettik bu duruma, şaşırdık, fakat niye’sini de anlamaya çalıştık.  

       Niye’si yani “Ferideler Urfa’ya gelmesinler” diyenlerin sebepleri hep hayatın zorluklarıyla ilgiliymiş. Aşağı yukarı başka şehirlerde de görülebilecek sebepler. Bunun için -sebepleri anlamakla birlikte- bir kez daha hayret ettik.

       Mesele Ferideler demekte miydi acaba diye düşünüp, başka örnek araştırmasına girdik ve şöyle örnek bir hayatla daha karşılaştık. Buyurunuz:

       “Necme Necefi, Amerika’daki öğrenimini tamamladıktan sonra kendisine teklif edilen sınırsız imkanlar karşısında bir an duraklamadan ülkesine döndü. Bunca sıkıntıya Amerika için değil ülkesi için katlanmıştı. Yıllar önce henüz küçük bir çocukken gördüğü ve sefaletini unutamadığı köylerde çalışacak, oralara ışık götürecekti. O köylerde yaşadığı şaşkınlığı aradan geçen bunca zamana rağmen üzerinden atamamıştı.

       Üstelik o şaşkınlık, zamanla utanca bürünmüştü.

       Ülkesine dönerken uçakta tanıştığı bir yolcu onun dönüş sebebini “kalp ağrısı” olarak tahmin etmişti. Genç kızı Amerika gibi bir yerden döndürebilecek şey olsa olsa şairlere ilham verecek bir aşk olabilirdi.

        Yanlış değildi bu. Yol arkadaşının tahmin ettiği gibi olmasa da ortada yine şairlere ilham verecek bir aşk vardı.

        “Ülkem benim kalbimdir” diyordu Necme.

        Amerika’dan sırf bunun için döndüğünü duyanlar ona hem acıdılar hem de kızdılar. Yakınları, arkadaşları, onunla ilgili pek çok insan onu köylere gitme kararından vazgeçirmeye çalıştılar: “Necme! Tepene bir yumruk yemiş gibi olacaksın!”

        Köylerde çalışmak zor, tehlikeli hatta imkansızdı onlara göre. Belki diri diri toprağa gömülmek gibiydi. Hele Amerika’dan sonra!

       1950’li yılların İran’ı kimi merkezlerdeki debdebeye rağmen imkansızlıkların pençesindeydi. Necme’nin var gücü ile o pençeleri sökmek için kararlı olduğunu görenler son bir hamle ile onu “zayıf tarafından” kuşatmak istediler:

     “Necme sen bir kadınsın. Hem de ufak tefek, zarif, naif bir kadın.”

      Necme, ülkesinin üzerine çökmüş karanlığın ağırlığı altında Tahran ufuklarına bakarak dedi ki:

      “Ufacık bir mum bile ortalık çok karanlıkken uzaklara ışık salar.”

        Bütün itirazları, baskıları savuşturan Necme, ilk hamleyi Hacıâbad Köyü’nde yaptı. Köylüler okuma yazma öğrenmeyi reddettiler. Buna hiç gerek yoktu onlara göre. Kızmadı Necme. Tezgahta halı dokuma işini öne sürdü. “İşte bu çok iyi. Böyle bir işe ihtiyacımız var” dediler.

        Necme, bin bir güçlükle temin ettiği üç dört halı tezgahı ile işe başladı. Uzak bir yerden, köylülere dokuma öğretecek bir usta getirtti. Sıranın okuma yazmaya gelmesi gecikmedi. Necme, her iki iş için de köyler arasında her gün kilometrelerce yol yürüdü. Günlerce peynir ekmek yemekle yetindi. Yolda karşılaştığı çocuklara şarkılar öğretti. Onlarla yürürken geçen zaman bile onlara bir şeyler öğretebilmek için altın değerinde bir fırsattı.

       Artık yüzü iyice yanmışş, kasları sertleşmişti. Kışın diz boyu çamurlar da onu yıldırmadı. Bir “cip gibi” sarsıla sarsıla, inleye inleye ama mutlaka gidiyordu.

      Bu ilk tecrübeden sonra Sarbandan Köyü’nde yeni ve esas hamlesine hazırlandığında “yapamazsın!” sözünden başka bir şey duymadı. Köylüler hastalıkların tedavi edildiğinden bile habersizdiler. Cehalet, fakirlik, çaresizlik, bulaşıcı hastalıklar, pis sular…. Karanlık karanlık, karanlık…

         Oysa o, duydukları karşısında şöyle dedi:

         “Tamam! Köyümü buldum işte.”

           Yapması gereken işler için hiç para lazım olmayacak mıydı? Nereden bulacaktı parayı? Cevabı şu oldu:

         “Allah Kerim. Şimdiye kadar O’nsuz olmadım. O da beni hiç boş çevirmedi.”

         Necme harabe halinde bir evi tamir ettirerek okul haline getirdi. Bu evin küçük bir odasında kaldı. Korkuları, şüpheleri onu hiç mi yoklamıyordu? Onların yavaş yavaş sokulup gözlerinin içine baktıkları oluyordu. O zaman şöyle diyordu: “Necme, dik dur. Sana yardım yeri göğü yaratandan gelecektir.”

        Ramazan Bayramı’nda caminin önünde helva dağıttı ve ezanı dinleyip ağladı:

         “Derinden derine bizim olan hiçbir şeyi hiçbir şey karşılığında kaybetmemeliyiz.”

          Köy sabunla tanıştı. Ne büyük kolaylıktı! Suları kaynatmayı öğrendi. Ne kadar sağlıklıydı! Köye hamam da yaptırdı Necme. Meyve, sebze dikimin öğretti. Çamurdan evlere, temizlik, ilaç ve ümit geldi. Çocuklar kızlı erkekli okuma-yazma öğrendiler. Sırlar açıldı Necme’ye. Hasta çocukların kalbi kalbinin üstünde çarptı. Tıp kitapları okudu. İğne vurmayı öğrendi.

           Çocuklar artık ölmüyordu.”  

           Necme İran’ın kalkınması için yıllarca çalıştı. Üstelik onun “işe köylerde başlarım, sonra başka görev alanları bulurum” gibi bir planı da yoktu. O sadece bir tek köylünün bile hayatını değiştirebilme fikriyle ve azmiyle yanıp tutuşan ülkesi ve milleti için sevdalı bir bireydi. Fakat Necme, köye bağlılığı ile şehirleri fethetti. Ve bugün bu sütuna konu olacak kadar büyük bir iz bıraktı. Çünkü Necme’nin inancı, samimiyeti ve hazırlığı, yok etmeye talip olduğu karanlık kadar büyüktü.

       Son olarak şunu ifade edelim, girişimlerini boşa çıkarmaya çalışanlardan birine verdiği cevap öyle güzeldi ki.

         “Lazım olan hiçbir şey başa çıkılamayacak kadar büyük olamaz.”

          Urfa’ya Ferideler gelmesin diyenlere ve sebeplerine karşı, Necme iyi bir cevap diye düşünüyorum. 

Bu yazı 7834 defa okunmuştur .

Son Yazılar