Sözün bittiği yer
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Sözün bittiği yer

01 Aralık 2013 - 09:25

Bu cümleyi sık sık duyarız ya da söyleriz de tam bir idrak içinde neden böyle söylendiğini bilmeyiz belki.         

        Sanırım en çok hayretten bihal düştüğümüzde söylüyoruz. Aşırı derecede şaşırdığımızda. Yorulduğumuzda, darıldığımızda, çok fazla kırıldığımızda. Sözle bir yere varamayacağımızı anlayınca. Ya da zuhur eden durumlar karşısında şoka girdiğimizde. “Daha ben ne söyleyeyim ki…” gibisine.

        Bu anın son birkaç gündür içindeyim desem yalan olmaz. Havada uçuşan iddialar, belgeler, suçlamalar… Kolumuzu kanadımızı iki yana düşüren bazı gerçekler.

        İçine güç kaçanların ne kadar ileri gidebileceğinin kanıtı bazı bilgiler.

        Yanlış kurmadım bu cümleyi. Çok etraflı bir analize muhtaç bir cümle olduğunun da farkındayım. Fakat o, bu yazının konusu değil. Tanım bana ait fakat şimdi değil onun sırası. Çünkü sözün bittiği bu yerde aynı cümleyle dolanıyorum ben, yine son birkaç gündür: “İçine “güç” kaçanlar ne kadar çok pusulayı şaşırabiliyorlar Allah’ım!”

        Ve “güç” sen ne mene bir şeysin ki, insanları bambaşka hale getirip, neler neler yapabileceğine kanıt oluyorsun.

       Ey “güç” sen ne kadar da cazip, ne kadar da albenilisin böyle!

       Sahip olanı, kör kütük sarhoş edip, sahip olmayana olmak için neler neler yaptırıyorsun.

       Üstelik “güç” sahiplerine yine kör kütük taraftarlar kazandırıp, karşı tarafa içi kof ve boş, yalan yanlış bilgilerle vurdukça vurdurtuyorsun. Cazibene teslim olanlar, senden çok seni koruyan haline gelebiliyor.

       Son tahlilde de bize hayretle izlemek kalıyor. Sözün bittiği o yerde yani. Donakalıp izlemek. Yapılacak başka bir şey yok zira.

         Ne söylenebilir ki yapmaz dedikleriniz en olmadık şeyleri yaptığında. Güven noktasında kolunuzu kanadınızı kırdığında. Kolkola yürüdüğünüzü sanırken, kolların aslında bir mengene misali boğazınıza doğru ilerlediğini anladığınızda. Az sonrasında sizi soluksuz bırakmak için boğazınıza doğru fırsat kolladığını kavradığınızda. Ne yapılabilir böyle bir durumda?

        Susulur değil elbette. Sözün bittiği yer demek de o değil zaten. Seninle konuşarak bir yere varılmayacağını anladım demektir o.

        Ya da şudur belki; bir beklenti, sıra sende isteği. Bende söz bitti, öyle bir ikna et ki beni, sana yeniden güvenmem için, kalp kırıklığımı gidermek, yaptıkların karşısında uğradığım şaşkınlığı bitirmek için sen konuş. Açıkla bana kendini ve yaptıklarını. Bak hüsn-ü zannımı bırakmadığımın kanıtı olarak yine de güzel şeyler söylüyorum ben. Mesela diyorum ki “dönem malumdu” bu yüzden bunları yapmaya belki zorunluydu. O dönemde başka güçlerin baskısı altındaydı.  Yoksa zinhar yapmazdı böyle bir şeyi. Buna inanmak istiyorum. İkna etsene beni!

      Bu isteniyor belki.

       Fakat yok. Hiçbir açıklama gelmediği gibi, içine güç kaçanların, benimde içime o güçten bir parça kaçsın isteğindeki taraftarları, uygulamalar çok haklı, çok demokratik, çok kişisel haklara uygunmuş gibi, o güç hatasından dönmesin diye sanki(!) yine hayret edilecek bir tavırla savunmaya geçiyor.

        O tavrın yalanla yanlışla, haksız ve çirkin bir üslupla ilerlemesi de kaçınılmaz oluyor. Çünkü güç artık öyle bir cazibedar hale gelmiş ki, kaybediveririm korkusu benlikleri sarıyor.

       Ve bir anda bildiğimiz bütün doğrular altüst hale geliyor.

       Temsil noktasında olanlar o doğrulara emsal teşkil edemiyorlar ne yazık ki.

       Sorular cevaplanmadığı, hatalı uygulamalardan geri dönülmediği sürece de o emsale itimadımız gittikçe azalıyor. Henüz bitmiyor hüsn-ü zannımız neticesi ama fevkalade azalıyor.

        Bunun mühimsenmiyor olmadığını görmek ise bir kez daha kalbimizi kırıyor. Güven kaybedilmesinden daha mühim ne olabilir, aklımız almıyor.

        Ben veya biz diye sözünü ettiğim kim mi?

        Tek bir cevabı var bunun. Millet.

        Zira her ne kadar, sizin sayınız kaç, diye son derece yakışıksız ve nezaketsiz yaklaşımlarla küçümsenmeye çalışılsa da, bir kişi bile varsa durumdan memnun olmayan karşında ve sen onu temsilen varsan, o milletin bir ferdidir ve dolayısıyla milletin kendisidir. Yok sayamaz veya küçümseyemezsin. Üstelik bu memnuniyetsizliğe “sayın kaç?” diye de asla yaklaşamazsın.

         Çünkü millet sayılardan oluşmaz, insanlardan oluşur. Onlar oy makinası da değildir ki;  oyunu verip koyun gibi geri çekilsin. Bu dünyaya oy vermek için sayı olalım diye de gelmemişlerdir.

        Mesela onlardan birisi de benim. Hiçbir “cı” “cu” ekine bağımlı olmadan, milletin bir ferdi olarak temsilcilerimden, sözün bittiği bu yerde, sayı olarak görülmeden, şu son yaşananlarla ilgili olarak bir açıklama bekliyorum.

          Yok mu buna benim bir hakkım? Yoksa ben gerçekten bir sayı mıyım? 

Bu yazı 8373 defa okunmuştur .

Son Yazılar