Ve o, ah üşüyenler…
Nur Sumeyra

Nur Sumeyra

Ve o, ah üşüyenler…

15 Aralık 2013 - 08:57

      İnsan utanıyor halinden şikâyet etmeye. Ne bileyim, üşümekten mesela…

       Çok üşüyoruz bu aralar. Yalan yok.

       Mesai sabah erken saatlerde başlıyor, öğleden sonra şiddetini artıyor, akşamları candan bezdirici, iç titreten, fer kesen bir hal alıyor. Sabah yüzümüze gülen güneş, çoktan çekip gitmiş oluyor öğlene doğru. Yerini yüzlere çarpan, çarptığında alevli bir soğukluk(!) bırakan bir ayaz alıyor. Hani güneş çok da ısıttığın değil belki ama onun orada olduğunu bilmek psikolojik bir rahatlık sağlıyor.

       Yok. Bir süre sonra o da kayboluyor.

        Meselenin psikolojik rahatlığını da kaybettikten sonra kendi çapında bir mücadele başlıyor. Daha ne kadar az dışarıda vakit geçirebilirim, bu bir ton ağırlığında giysi hissinden kurtularak, lahana bebeğe dönüşmeden nasıl kendimi en ısıtıcı kıyafetlerle korumaya alabilirim, eldivenlerimi, atkımı her seferinde bir yerlerde unutmadan nasıl uzun süre muhafaza edebilirim, düzinelerce eldiven ve atkıyı bir yerlerde stoklamalı mıyım, gibi sorularla, belli bir hesaba dayanan bir mücadele bu.

        Ve maalesef sıcağa kavuşunca unutulan, sonra ertesi gün yeniden başlayan bir kısır döngü…

        Unutmanın fıtratında kodlu olduğu insan sadece bunları unutmuyor elbette. O, ezelden aşina böylesi unutmalara…

        Tıpkı açları, susuzları unuttuğu gibi sair zamanlarda, üşüyenleri de unutuyor sıcağı görünce.

        Nasıl Ramazan’da bir aylığına da olsa, derinden bir idrakle anlıyorsa açın susuzun halini, üşüyenleri de anlıyor bu soğuk zamanlarda.

         Empatiyi yaşayarak kavrıyor. İdraki tavan yapıyor, şuuru açılıyor, diğerkâmlığı vücut buluyor.

        Yo, öyle kimse itiraz etmesin bunlar için, yani açın halinden anlamak için aç, susuzun halinden anlamak için susuz, üşüyenin halinden anlamak için ille de üşümek mi gerekir diye.

        Vallahi gerekiyor. İnsan aynı duruma düşmeden, kolay kolay halden anlamıyor.

         Son birkaç gündür mesela daha az sesim çıkıyor benim soğuklar konusunda. Şiddetini kaybedip, etkisini azalttığından değil; Suriye’de altı aylık bir bebeğin donarak can verdiğini öğrendiğimden mütevellit. Aklımdan çıkmıyor bu haber. Ve benim, onun gibi bebekleri, çocukları düşündükçe yüreğim sızlıyor, belim fena halde bükülüyor. Utanıyorum bir kez daha şikâyet etmeye. Unuttuğum her bir şeyi yeniden hatırlıyor, -hatırlatıyor soğuk- “hakkın var mı şikâyet etmeye; ya, o bitmeksizin, sıcağa kavuşma imkânı olmaksızın üşüyenler” diyorum.

         Ya o zor şartlara, bir de soğukla mücadeleyi ilave edenler, diyorum.

      Öyle ya, hangi koşulda olursa olsun senin için biraz sonrası sıcak. Bir umudun var sıcağa kavuşmaya dair. O umudun da gerçek şükürler olsun.

       Ya değil o gerçek, umuduna bile sahip olamayanlar.

        Sen kat kat giyinirken, üzerlerine bir kat giysiyi dahi bulamayanlar. Sen içten ısıtmalı ayakkabı arayışındayken, ayağına çorap dahi bulamayanlar. Atkı eldiven hesabı yaparken, tüm bunlara bir lüks gözüyle bakanlar. Ya onlar?

        Yani, ah o üşüyenler. Kelimenin tam manasıyla, az sonrasında sıcak umudu taşımadan, gerçek manada üşüyenler. Altı aylık bebekler, ölmeden önce; “her şeyi Allah’a diyeceğim” diyen çocuklar. Altı aylık bebeğini soğuğa teslim etmenin acısıyla kıvranan, çaresiz anneler babalar.

       Hepsi bir yana da o nasıl bir cümledir ey çocuk? Nasıl bir can acısıyla, nasıl bir sitemle, nasıl bir kahırla sarf ettin onu? “Her şeyi Allah’a diyeceğim.”

       Neyi diyeceksin mesela. Beni, onu, şunu… Haline şükretmeden mütemadiyen şikayet edeni. Nankörlük içinde, elindeki nimetleri hor göreni… Allah’ın verdiği emanetlerin şükrünü ifa etmeyeni… Böleni, parçalayanı, didişeni, çekişeni, şımaranı, had bilmezi… Nimetler içinde yüzerken bile, kısır çekişmelerle Allah’ın gazap şimşeklerini üzerine çekeni… Bir gün benim de elimden alınır mı bu nimetler, Allah affetmez haini diye düşünmeyeni… Daha da mühimi, kendi yüzeysel kavgalarıyla vakit geçirip, seni ve senin gibileri ihmal edeni, görmeyeni, senin yarana merhem olmaya gelmeyeni…

       Bunları mı diyeceksin çocuk?  

        Ben donarken onlar neredeydi mi diyeceksin yoksa? Ya da ben ölürken… Bir zalimin elinde, her gün yüzlercemiz can verirken… Neredelerdi, neredeydi insanlar, neredeydi insanlık mı diyeceksin?

        Öyle ya çocuk, öldüğün yer burnumuzun dibiydi.

        Asıl meselede orada ya. Sen ölürken biz neredeydik? Ya da ne yapıyorduk?

        Bütün her şey de zaten, orada kilitli değil miydi?

        Üşüyenleri anlıyoruz bu aralar. Kelimenin tam anlamıyla yaşayarak, idrak ederek.

        Tıpkı açları susuzları anladığımız gibi yılın bir ayında.

         Allah bize bunlar vesilesiyle öyle bir şuur nasip etsin ki, diğer şeyleri de anlamak zorunda kalmayalım. Altı aylık bebeklerin donarak ölmesine sebep olan çekişmeleri, “her şeyi Allah’a şikayet edeceğim” diyen çocukların, kahrına sebep şeyleri mesela…

          Anlayalım ki, değil kendimizin, onların da imdadına yetişecek kadar gücümüzü muhafaza edelim. 

Bu yazı 7277 defa okunmuştur .

Son Yazılar