HOCANIN AVRADI
E.Fikriye Beledli

E.Fikriye Beledli

Emine Fikriye Beledli

HOCANIN AVRADI

08 Aralık 2015 - 11:37

 

 

HOCANIN AVRADI

 

-Mehemet suuu! diye bağırdı gecenin sessizliğinde uzayan bir ses.

            Camlı kapının arkasında uyuyan oğlu ve gelini uykularından sıyrıldılar. Ses ikince kez duyuldu aradan birkaç saniye geçmeden.

-Mehemet suuu!

“Feho kalk.” dedi Mehmet karısını dürterek. Baş belası gene su isti. Kalk ver sesi kesilsin!

            Uyku sersemiydi Fehime. Kaynanasını da pek sevmezdi zaten. Yine de oğlundan fazla hizmet ederdi ona.

-Vallah kalkamam” dedi gözleri kapanırken. Seni çağıri, kalk sen ver!

            Kaynanasının sesi, üçünçü kez yükselirken uykuya daldı, gelinliği eskimiş oğul avradı.

            Camlı kapının ötesinde çaresizdi Rüştü Hocanın hanımı. Vücudundan canı çekiliyordu sanki. Alev alev yanıyordu içi. Kalkamıyordu yerinden. İncelmiş dudaklarını birbirine değdirip yutkundu birkaç kez.

 Saatler geçti…

Yeşil gölgeli ellerini karnının altında birleştirdi tuvalet ihtiyacıyla. “Kaçırırsam mırdar oluram” diye düşündü. “Gelin bi daha beni yıkamaz. Ele kalıram günlerce.”

            Memleketinde evlerinin  kilometrelerce ötesinde biyan kökü toplayan, ekmeğe muhtaç kadınlar geldi gözünün önüne. Onlardan biriydi kendisi de. Cami hocalığı yapan kocası öte aleme geçince, ortada kalmıştı dört çocukla. Babası ölmeden  en büyük evladı Hatice`yi evlendirmişti. Oğlanların hepsi küçüktü.

            Güneş doğarken yola çıkardı yoksulluk, otlağa giden sürüler gibi. Nadasa bırakılan tarlalar, kadınların gelişiyle uyanırdı uykusundan.

“Yolun göğsümüzdeki bu yabani otları” derlerdi gülümseyerek.” Rahat nefeslenebilelim.”

            Orada yaşardı yoksulluk. Gülerdi, söyleşirdi. Ciğerleri dağlayan türküler okurdu, acıyı tatmış yürekler. İnce, uzun saplar, güneşte kurumaya bırakılırdı destelendikten sonra. Daha önceki günlerde toplanmış olanlar, yarıya kadar kendisiyle dolu  bahçelere istif edilirdi, yoksulluğun dayanıklı omuzlarında. Boş gider, dolu gelirdi kadınlar tarlalardan.

Tüccarların görmesi için kapı önlerine sıralanırdı biyan kökleri...

            Ateşleyip ekmek yapardı onlarla çocuklarına hocanın eşi. Asker çamaşırı yıkardı ocaklarından ayrı düşmüş gençlere, tırnakları söküle söküle.

Emeğin üstüne, bereket katardı zekat ve fitreler...

            İkinci kez yolu düştüğünde, altı aylık hamile kızını aldı ölüm, hocanın eşininden. İstediğini vermeyince taş atmıştı Mehmet, öfkesi tükeninceye kadar ablasına.

 Taşlardan biri, sağ böğrüne saplanmıştı Hatice`nin...

            Çocukları büyüttü seneler, Hocanın Avradını güçten düşürerek. Üçü de ayakkabıcı oldu oğullarının.

            Evlat evlendirmekten aciz değildi yoksulluk. Teyzesinin kızını aldı büyük oğluna, ortanca oğluna da dayısının kızını.

Küçük, evlenme yaşına gelince,   uzak bir akraba kızı getirdi köyden.

            Beton bahçenin üstündeki üç göz oda, evlendirdiği oğullarına yuva olunca, zahire damına serdi yatağını Hocanın Eşi...

            İstanbul önlerine çıkınca, kızını ve kocasını yerlerinde bırakıp, oğullarının ardına düştü.

            Birbirlerine uzak evler tuttu oğullar, yılların mahremiyet özlemiyle. Tek ev, üç ev olmuştu artık.

 Hocanın Avradının, birinden diğerine sürüldüğü üç ev...

            Oğullarından yediği dayakların hatırası, penceresiz duvarların arasında yatan, yıpranmış vücudu titretti. Acısı, derin derin saplandı yüreğine. Elleriyle büyüttüğü torunları bile, babalarından cesaret aldıkça, incitici sözler söylüyorlardı ninelerine.

“Bir ettiğim vardı ki başıma geldi” derdi hep.

 Ne yaptığını bulup çıkaramazdı bir türlü...

 

            İki parça çamaşırını toplayıp, kırgınlığı içine bata bata yola düşmüştü, bir önceki sabah, ortanca oğlunun evinden. “Bir aydır gitmedim Mehmet`in evine” diyordu, Sağmalcılardan Şehremini`ne yürürken.

“Birkaç gün kıymetimi bilirler belki...”

            Yaşlı vücudu ter dökerek, Topkapı surlarının terkedilmişliği arasından, bir kucak Ebegümeci topladı.

“Size ebegümeci getirdim!” dedi kapıyı açan gelinine, kalbini kırmaması umuduyla.

“Al”

            Kucağındaki otları, saçlarını kırmızı bir yazmayla zaptetmiş, uzun boylu gelinine verdi.

Kahverengi gözleri yakarış doluydu.

“Al” diye tekrarladı. “Pişirirsin.”

            Kendini divana atmadan önce, aceleyle yamalı çarşafını çıkardı. Mendiliyle yüzündeki terleri sildi. Buruşuk beyaz teni, duygu titreşimleriyle kımıl kımıldı.

“Uy!” dedi tülbendinin ucuyla yellenirken.

”Gemiklerim sızladı.”

“Gelin sizi öpeyim” dedi torunları odaya girince. “Özledim  kurban!”

            Ateşini söndürmek istercesine sarıldı ciğerlerine.

“Hele o kazana su koyun” dedi soluklandıktan sonra. “Terlemişem, çimim.”

            Oğlu kadar eziyet etmezdi gelini kendisine. Banyoya tüpü yerleştirip, kaynanasının yıkanmasına yardım etti.

“Gelinim, oğlumdan helal süt emmiş” diye geçirdi içinden Hocanın Eşi.

 

            Ertesi sabah...

Okula gitme telaşı içindeki torunlar, ninelerinin yattığı divanın önünde kahvaltı ediyorlardı.

“Hele neneyizi uyandırın ” dedi çocuk tipli Mehmet, kararmış dişlerinin arasından. “Gene domızlığı tutmış. Kahvaltıya kalkmadı baksanıza.”

            Sözleri kalabalığın arasında kaybolunca, sesini daha bir yükseltti.

“Hele uyandır onu Fehime. Yeter yattı!”

“Ben uyandıramam” dedi Fehime. “Sen uyandır!”

             Çatalındaki peyniri ağzına attı Mehmet. İki çiğneyişte yuttu.

“Kalk!” diye bağırdı öteden annesine. “Kalksana ulan!”

- Ke, hele kalk bak dedi sarı geceliğinin içinde daha bir esmer görünen Fehime. Annenin yatışı bi değişik. Ölüp mölmesin!”

-Ölmez o gavur!” diyerek hırsla yerinden fırlayıp, annesinin üstündeki yorganı çekti Mehmet. Göğsünden tutup sarsmaya başladı.

-Kalksana lan. Neye nazlanisan ?Kime küsti  gene?

-Ölmüş! Diye dehşetle  bağırdı Fehime. Yatışına baksana!

            Ellerini karnının altında kavuşturmuştu Hocanın eşi, altına kaçırmak korkusuyla...

 

 

 

           Bu yürek acıtan öykü yaşanmış bir hayattan alınmıştır.

 

          Öz evlatlarının ellerinde eziyet çeken annelerin yaşadıkları trajediyi gözler önüne sermek istedim.

Onlar için ne yapılabilir?

Kadın ve aileden sorumlu bakanlığın bu konu üzerinde de çözümler üretmesini  diliyorum.

                                               

 

 

HOCANIN AVRADI

 

-Mehemet suuu! diye bağırdı gecenin sessizliğinde uzayan bir ses.

            Camlı kapının arkasında uyuyan oğlu ve gelini uykularından sıyrıldılar. Ses ikince kez duyuldu aradan birkaç saniye geçmeden.

-Mehemet suuu!

“Feho kalk.” dedi Mehmet karısını dürterek. Baş belası gene su isti. Kalk ver sesi kesilsin!

            Uyku sersemiydi Fehime. Kaynanasını da pek sevmezdi zaten. Yine de oğlundan fazla hizmet ederdi ona.

-Vallah kalkamam” dedi gözleri kapanırken. Seni çağıri, kalk sen ver!

            Kaynanasının sesi, üçünçü kez yükselirken uykuya daldı, gelinliği eskimiş oğul avradı.

            Camlı kapının ötesinde çaresizdi Rüştü Hocanın hanımı. Vücudundan canı çekiliyordu sanki. Alev alev yanıyordu içi. Kalkamıyordu yerinden. İncelmiş dudaklarını birbirine değdirip yutkundu birkaç kez.

 Saatler geçti…

Yeşil gölgeli ellerini karnının altında birleştirdi tuvalet ihtiyacıyla. “Kaçırırsam mırdar oluram” diye düşündü. “Gelin bi daha beni yıkamaz. Ele kalıram günlerce.”

            Memleketinde evlerinin  kilometrelerce ötesinde biyan kökü toplayan, ekmeğe muhtaç kadınlar geldi gözünün önüne. Onlardan biriydi kendisi de. Cami hocalığı yapan kocası öte aleme geçince, ortada kalmıştı dört çocukla. Babası ölmeden  en büyük evladı Hatice`yi evlendirmişti. Oğlanların hepsi küçüktü.

            Güneş doğarken yola çıkardı yoksulluk, otlağa giden sürüler gibi. Nadasa bırakılan tarlalar, kadınların gelişiyle uyanırdı uykusundan.

“Yolun göğsümüzdeki bu yabani otları” derlerdi gülümseyerek.” Rahat nefeslenebilelim.”

            Orada yaşardı yoksulluk. Gülerdi, söyleşirdi. Ciğerleri dağlayan türküler okurdu, acıyı tatmış yürekler. İnce, uzun saplar, güneşte kurumaya bırakılırdı destelendikten sonra. Daha önceki günlerde toplanmış olanlar, yarıya kadar kendisiyle dolu  bahçelere istif edilirdi, yoksulluğun dayanıklı omuzlarında. Boş gider, dolu gelirdi kadınlar tarlalardan.

Tüccarların görmesi için kapı önlerine sıralanırdı biyan kökleri...

            Ateşleyip ekmek yapardı onlarla çocuklarına hocanın eşi. Asker çamaşırı yıkardı ocaklarından ayrı düşmüş gençlere, tırnakları söküle söküle.

Emeğin üstüne, bereket katardı zekat ve fitreler...

            İkinci kez yolu düştüğünde, altı aylık hamile kızını aldı ölüm, hocanın eşininden. İstediğini vermeyince taş atmıştı Mehmet, öfkesi tükeninceye kadar ablasına.

 Taşlardan biri, sağ böğrüne saplanmıştı Hatice`nin...

            Çocukları büyüttü seneler, Hocanın Avradını güçten düşürerek. Üçü de ayakkabıcı oldu oğullarının.

            Evlat evlendirmekten aciz değildi yoksulluk. Teyzesinin kızını aldı büyük oğluna, ortanca oğluna da dayısının kızını.

Küçük, evlenme yaşına gelince,   uzak bir akraba kızı getirdi köyden.

            Beton bahçenin üstündeki üç göz oda, evlendirdiği oğullarına yuva olunca, zahire damına serdi yatağını Hocanın Eşi...

            İstanbul önlerine çıkınca, kızını ve kocasını yerlerinde bırakıp, oğullarının ardına düştü.

            Birbirlerine uzak evler tuttu oğullar, yılların mahremiyet özlemiyle. Tek ev, üç ev olmuştu artık.

 Hocanın Avradının, birinden diğerine sürüldüğü üç ev...

            Oğullarından yediği dayakların hatırası, penceresiz duvarların arasında yatan, yıpranmış vücudu titretti. Acısı, derin derin saplandı yüreğine. Elleriyle büyüttüğü torunları bile, babalarından cesaret aldıkça, incitici sözler söylüyorlardı ninelerine.

“Bir ettiğim vardı ki başıma geldi” derdi hep.

 Ne yaptığını bulup çıkaramazdı bir türlü...

 

            İki parça çamaşırını toplayıp, kırgınlığı içine bata bata yola düşmüştü, bir önceki sabah, ortanca oğlunun evinden. “Bir aydır gitmedim Mehmet`in evine” diyordu, Sağmalcılardan Şehremini`ne yürürken.

“Birkaç gün kıymetimi bilirler belki...”

            Yaşlı vücudu ter dökerek, Topkapı surlarının terkedilmişliği arasından, bir kucak Ebegümeci topladı.

“Size ebegümeci getirdim!” dedi kapıyı açan gelinine, kalbini kırmaması umuduyla.

“Al”

            Kucağındaki otları, saçlarını kırmızı bir yazmayla zaptetmiş, uzun boylu gelinine verdi.

Kahverengi gözleri yakarış doluydu.

“Al” diye tekrarladı. “Pişirirsin.”

            Kendini divana atmadan önce, aceleyle yamalı çarşafını çıkardı. Mendiliyle yüzündeki terleri sildi. Buruşuk beyaz teni, duygu titreşimleriyle kımıl kımıldı.

“Uy!” dedi tülbendinin ucuyla yellenirken.

”Gemiklerim sızladı.”

“Gelin sizi öpeyim” dedi torunları odaya girince. “Özledim  kurban!”

            Ateşini söndürmek istercesine sarıldı ciğerlerine.

“Hele o kazana su koyun” dedi soluklandıktan sonra. “Terlemişem, çimim.”

            Oğlu kadar eziyet etmezdi gelini kendisine. Banyoya tüpü yerleştirip, kaynanasının yıkanmasına yardım etti.

“Gelinim, oğlumdan helal süt emmiş” diye geçirdi içinden Hocanın Eşi.

 

            Ertesi sabah...

Okula gitme telaşı içindeki torunlar, ninelerinin yattığı divanın önünde kahvaltı ediyorlardı.

“Hele neneyizi uyandırın ” dedi çocuk tipli Mehmet, kararmış dişlerinin arasından. “Gene domızlığı tutmış. Kahvaltıya kalkmadı baksanıza.”

            Sözleri kalabalığın arasında kaybolunca, sesini daha bir yükseltti.

“Hele uyandır onu Fehime. Yeter yattı!”

“Ben uyandıramam” dedi Fehime. “Sen uyandır!”

             Çatalındaki peyniri ağzına attı Mehmet. İki çiğneyişte yuttu.

“Kalk!” diye bağırdı öteden annesine. “Kalksana ulan!”

- Ke, hele kalk bak dedi sarı geceliğinin içinde daha bir esmer görünen Fehime. Annenin yatışı bi değişik. Ölüp mölmesin!”

-Ölmez o gavur!” diyerek hırsla yerinden fırlayıp, annesinin üstündeki yorganı çekti Mehmet. Göğsünden tutup sarsmaya başladı.

-Kalksana lan. Neye nazlanisan ?Kime küsti  gene?

-Ölmüş! Diye dehşetle  bağırdı Fehime. Yatışına baksana!

            Ellerini karnının altında kavuşturmuştu Hocanın eşi, altına kaçırmak korkusuyla...

 

 

 

           Bu yürek acıtan öykü yaşanmış bir hayattan alınmıştır.

 

          Öz evlatlarının ellerinde eziyet çeken annelerin yaşadıkları trajediyi gözler önüne sermek istedim.

Onlar için ne yapılabilir?

Kadın ve aileden sorumlu bakanlığın bu konu üzerinde de çözümler üretmesini  diliyorum.

                                               

 

HOCANIN AVRADI

 

-Mehemet suuu! diye bağırdı gecenin sessizliğinde uzayan bir ses.

            Camlı kapının arkasında uyuyan oğlu ve gelini uykularından sıyrıldılar. Ses ikince kez duyuldu aradan birkaç saniye geçmeden.

-Mehemet suuu!

“Feho kalk.” dedi Mehmet karısını dürterek. Baş belası gene su isti. Kalk ver sesi kesilsin!

            Uyku sersemiydi Fehime. Kaynanasını da pek sevmezdi zaten. Yine de oğlundan fazla hizmet ederdi ona.

-Vallah kalkamam” dedi gözleri kapanırken. Seni çağıri, kalk sen ver!

            Kaynanasının sesi, üçünçü kez yükselirken uykuya daldı, gelinliği eskimiş oğul avradı.

            Camlı kapının ötesinde çaresizdi Rüştü Hocanın hanımı. Vücudundan canı çekiliyordu sanki. Alev alev yanıyordu içi. Kalkamıyordu yerinden. İncelmiş dudaklarını birbirine değdirip yutkundu birkaç kez.

 Saatler geçti…

Yeşil gölgeli ellerini karnının altında birleştirdi tuvalet ihtiyacıyla. “Kaçırırsam mırdar oluram” diye düşündü. “Gelin bi daha beni yıkamaz. Ele kalıram günlerce.”

            Memleketinde evlerinin  kilometrelerce ötesinde biyan kökü toplayan, ekmeğe muhtaç kadınlar geldi gözünün önüne. Onlardan biriydi kendisi de. Cami hocalığı yapan kocası öte aleme geçince, ortada kalmıştı dört çocukla. Babası ölmeden  en büyük evladı Hatice`yi evlendirmişti. Oğlanların hepsi küçüktü.

            Güneş doğarken yola çıkardı yoksulluk, otlağa giden sürüler gibi. Nadasa bırakılan tarlalar, kadınların gelişiyle uyanırdı uykusundan.

“Yolun göğsümüzdeki bu yabani otları” derlerdi gülümseyerek.” Rahat nefeslenebilelim.”

            Orada yaşardı yoksulluk. Gülerdi, söyleşirdi. Ciğerleri dağlayan türküler okurdu, acıyı tatmış yürekler. İnce, uzun saplar, güneşte kurumaya bırakılırdı destelendikten sonra. Daha önceki günlerde toplanmış olanlar, yarıya kadar kendisiyle dolu  bahçelere istif edilirdi, yoksulluğun dayanıklı omuzlarında. Boş gider, dolu gelirdi kadınlar tarlalardan.

Tüccarların görmesi için kapı önlerine sıralanırdı biyan kökleri...

            Ateşleyip ekmek yapardı onlarla çocuklarına hocanın eşi. Asker çamaşırı yıkardı ocaklarından ayrı düşmüş gençlere, tırnakları söküle söküle.

Emeğin üstüne, bereket katardı zekat ve fitreler...

            İkinci kez yolu düştüğünde, altı aylık hamile kızını aldı ölüm, hocanın eşininden. İstediğini vermeyince taş atmıştı Mehmet, öfkesi tükeninceye kadar ablasına.

 Taşlardan biri, sağ böğrüne saplanmıştı Hatice`nin...

            Çocukları büyüttü seneler, Hocanın Avradını güçten düşürerek. Üçü de ayakkabıcı oldu oğullarının.

            Evlat evlendirmekten aciz değildi yoksulluk. Teyzesinin kızını aldı büyük oğluna, ortanca oğluna da dayısının kızını.

Küçük, evlenme yaşına gelince,   uzak bir akraba kızı getirdi köyden.

            Beton bahçenin üstündeki üç göz oda, evlendirdiği oğullarına yuva olunca, zahire damına serdi yatağını Hocanın Eşi...

            İstanbul önlerine çıkınca, kızını ve kocasını yerlerinde bırakıp, oğullarının ardına düştü.

            Birbirlerine uzak evler tuttu oğullar, yılların mahremiyet özlemiyle. Tek ev, üç ev olmuştu artık.

 Hocanın Avradının, birinden diğerine sürüldüğü üç ev...

            Oğullarından yediği dayakların hatırası, penceresiz duvarların arasında yatan, yıpranmış vücudu titretti. Acısı, derin derin saplandı yüreğine. Elleriyle büyüttüğü torunları bile, babalarından cesaret aldıkça, incitici sözler söylüyorlardı ninelerine.

“Bir ettiğim vardı ki başıma geldi” derdi hep.

 Ne yaptığını bulup çıkaramazdı bir türlü...

 

            İki parça çamaşırını toplayıp, kırgınlığı içine bata bata yola düşmüştü, bir önceki sabah, ortanca oğlunun evinden. “Bir aydır gitmedim Mehmet`in evine” diyordu, Sağmalcılardan Şehremini`ne yürürken.

“Birkaç gün kıymetimi bilirler belki...”

            Yaşlı vücudu ter dökerek, Topkapı surlarının terkedilmişliği arasından, bir kucak Ebegümeci topladı.

“Size ebegümeci getirdim!” dedi kapıyı açan gelinine, kalbini kırmaması umuduyla.

“Al”

            Kucağındaki otları, saçlarını kırmızı bir yazmayla zaptetmiş, uzun boylu gelinine verdi.

Kahverengi gözleri yakarış doluydu.

“Al” diye tekrarladı. “Pişirirsin.”

            Kendini divana atmadan önce, aceleyle yamalı çarşafını çıkardı. Mendiliyle yüzündeki terleri sildi. Buruşuk beyaz teni, duygu titreşimleriyle kımıl kımıldı.

“Uy!” dedi tülbendinin ucuyla yellenirken.

”Gemiklerim sızladı.”

“Gelin sizi öpeyim” dedi torunları odaya girince. “Özledim  kurban!”

            Ateşini söndürmek istercesine sarıldı ciğerlerine.

“Hele o kazana su koyun” dedi soluklandıktan sonra. “Terlemişem, çimim.”

            Oğlu kadar eziyet etmezdi gelini kendisine. Banyoya tüpü yerleştirip, kaynanasının yıkanmasına yardım etti.

“Gelinim, oğlumdan helal süt emmiş” diye geçirdi içinden Hocanın Eşi.

 

            Ertesi sabah...

Okula gitme telaşı içindeki torunlar, ninelerinin yattığı divanın önünde kahvaltı ediyorlardı.

“Hele neneyizi uyandırın ” dedi çocuk tipli Mehmet, kararmış dişlerinin arasından. “Gene domızlığı tutmış. Kahvaltıya kalkmadı baksanıza.”

            Sözleri kalabalığın arasında kaybolunca, sesini daha bir yükseltti.

“Hele uyandır onu Fehime. Yeter yattı!”

“Ben uyandıramam” dedi Fehime. “Sen uyandır!”

             Çatalındaki peyniri ağzına attı Mehmet. İki çiğneyişte yuttu.

“Kalk!” diye bağırdı öteden annesine. “Kalksana ulan!”

- Ke, hele kalk bak dedi sarı geceliğinin içinde daha bir esmer görünen Fehime. Annenin yatışı bi değişik. Ölüp mölmesin!”

-Ölmez o gavur!” diyerek hırsla yerinden fırlayıp, annesinin üstündeki yorganı çekti Mehmet. Göğsünden tutup sarsmaya başladı.

-Kalksana lan. Neye nazlanisan ?Kime küsti  gene?

-Ölmüş! Diye dehşetle  bağırdı Fehime. Yatışına baksana!

            Ellerini karnının altında kavuşturmuştu Hocanın eşi, altına kaçırmak korkusuyla...

 

 

 

           Bu yürek acıtan öykü yaşanmış bir hayattan alınmıştır.

 

          Öz evlatlarının ellerinde eziyet çeken annelerin yaşadıkları trajediyi gözler önüne sermek istedim.

Onlar için ne yapılabilir?

Kadın ve aileden sorumlu bakanlığın bu konu üzerinde de çözümler üretmesini  diliyorum.

                                               

 

HOCANIN AVRADI

 

-Mehemet suuu! diye bağırdı gecenin sessizliğinde uzayan bir ses.

            Camlı kapının arkasında uyuyan oğlu ve gelini uykularından sıyrıldılar. Ses ikince kez duyuldu aradan birkaç saniye geçmeden.

-Mehemet suuu!

“Feho kalk.” dedi Mehmet karısını dürterek. Baş belası gene su isti. Kalk ver sesi kesilsin!

            Uyku sersemiydi Fehime. Kaynanasını da pek sevmezdi zaten. Yine de oğlundan fazla hizmet ederdi ona.

-Vallah kalkamam” dedi gözleri kapanırken. Seni çağıri, kalk sen ver!

            Kaynanasının sesi, üçünçü kez yükselirken uykuya daldı, gelinliği eskimiş oğul avradı.

            Camlı kapının ötesinde çaresizdi Rüştü Hocanın hanımı. Vücudundan canı çekiliyordu sanki. Alev alev yanıyordu içi. Kalkamıyordu yerinden. İncelmiş dudaklarını birbirine değdirip yutkundu birkaç kez.

 Saatler geçti…

Yeşil gölgeli ellerini karnının altında birleştirdi tuvalet ihtiyacıyla. “Kaçırırsam mırdar oluram” diye düşündü. “Gelin bi daha beni yıkamaz. Ele kalıram günlerce.”

            Memleketinde evlerinin  kilometrelerce ötesinde biyan kökü toplayan, ekmeğe muhtaç kadınlar geldi gözünün önüne. Onlardan biriydi kendisi de. Cami hocalığı yapan kocası öte aleme geçince, ortada kalmıştı dört çocukla. Babası ölmeden  en büyük evladı Hatice`yi evlendirmişti. Oğlanların hepsi küçüktü.

            Güneş doğarken yola çıkardı yoksulluk, otlağa giden sürüler gibi. Nadasa bırakılan tarlalar, kadınların gelişiyle uyanırdı uykusundan.

“Yolun göğsümüzdeki bu yabani otları” derlerdi gülümseyerek.” Rahat nefeslenebilelim.”

            Orada yaşardı yoksulluk. Gülerdi, söyleşirdi. Ciğerleri dağlayan türküler okurdu, acıyı tatmış yürekler. İnce, uzun saplar, güneşte kurumaya bırakılırdı destelendikten sonra. Daha önceki günlerde toplanmış olanlar, yarıya kadar kendisiyle dolu  bahçelere istif edilirdi, yoksulluğun dayanıklı omuzlarında. Boş gider, dolu gelirdi kadınlar tarlalardan.

Tüccarların görmesi için kapı önlerine sıralanırdı biyan kökleri...

            Ateşleyip ekmek yapardı onlarla çocuklarına hocanın eşi. Asker çamaşırı yıkardı ocaklarından ayrı düşmüş gençlere, tırnakları söküle söküle.

Emeğin üstüne, bereket katardı zekat ve fitreler...

            İkinci kez yolu düştüğünde, altı aylık hamile kızını aldı ölüm, hocanın eşininden. İstediğini vermeyince taş atmıştı Mehmet, öfkesi tükeninceye kadar ablasına.

 Taşlardan biri, sağ böğrüne saplanmıştı Hatice`nin...

            Çocukları büyüttü seneler, Hocanın Avradını güçten düşürerek. Üçü de ayakkabıcı oldu oğullarının.

            Evlat evlendirmekten aciz değildi yoksulluk. Teyzesinin kızını aldı büyük oğluna, ortanca oğluna da dayısının kızını.

Küçük, evlenme yaşına gelince,   uzak bir akraba kızı getirdi köyden.

            Beton bahçenin üstündeki üç göz oda, evlendirdiği oğullarına yuva olunca, zahire damına serdi yatağını Hocanın Eşi...

            İstanbul önlerine çıkınca, kızını ve kocasını yerlerinde bırakıp, oğullarının ardına düştü.

            Birbirlerine uzak evler tuttu oğullar, yılların mahremiyet özlemiyle. Tek ev, üç ev olmuştu artık.

 Hocanın Avradının, birinden diğerine sürüldüğü üç ev...

            Oğullarından yediği dayakların hatırası, penceresiz duvarların arasında yatan, yıpranmış vücudu titretti. Acısı, derin derin saplandı yüreğine. Elleriyle büyüttüğü torunları bile, babalarından cesaret aldıkça, incitici sözler söylüyorlardı ninelerine.

“Bir ettiğim vardı ki başıma geldi” derdi hep.

 Ne yaptığını bulup çıkaramazdı bir türlü...

 

            İki parça çamaşırını toplayıp, kırgınlığı içine bata bata yola düşmüştü, bir önceki sabah, ortanca oğlunun evinden. “Bir aydır gitmedim Mehmet`in evine” diyordu, Sağmalcılardan Şehremini`ne yürürken.

“Birkaç gün kıymetimi bilirler belki...”

            Yaşlı vücudu ter dökerek, Topkapı surlarının terkedilmişliği arasından, bir kucak Ebegümeci topladı.

“Size ebegümeci getirdim!” dedi kapıyı açan gelinine, kalbini kırmaması umuduyla.

“Al”

            Kucağındaki otları, saçlarını kırmızı bir yazmayla zaptetmiş, uzun boylu gelinine verdi.

Kahverengi gözleri yakarış doluydu.

“Al” diye tekrarladı. “Pişirirsin.”

            Kendini divana atmadan önce, aceleyle yamalı çarşafını çıkardı. Mendiliyle yüzündeki terleri sildi. Buruşuk beyaz teni, duygu titreşimleriyle kımıl kımıldı.

“Uy!” dedi tülbendinin ucuyla yellenirken.

”Gemiklerim sızladı.”

“Gelin sizi öpeyim” dedi torunları odaya girince. “Özledim  kurban!”

            Ateşini söndürmek istercesine sarıldı ciğerlerine.

“Hele o kazana su koyun” dedi soluklandıktan sonra. “Terlemişem, çimim.”

            Oğlu kadar eziyet etmezdi gelini kendisine. Banyoya tüpü yerleştirip, kaynanasının yıkanmasına yardım etti.

“Gelinim, oğlumdan helal süt emmiş” diye geçirdi içinden Hocanın Eşi.

 

            Ertesi sabah...

Okula gitme telaşı içindeki torunlar, ninelerinin yattığı divanın önünde kahvaltı ediyorlardı.

“Hele neneyizi uyandırın ” dedi çocuk tipli Mehmet, kararmış dişlerinin arasından. “Gene domızlığı tutmış. Kahvaltıya kalkmadı baksanıza.”

            Sözleri kalabalığın arasında kaybolunca, sesini daha bir yükseltti.

“Hele uyandır onu Fehime. Yeter yattı!”

“Ben uyandıramam” dedi Fehime. “Sen uyandır!”

             Çatalındaki peyniri ağzına attı Mehmet. İki çiğneyişte yuttu.

“Kalk!” diye bağırdı öteden annesine. “Kalksana ulan!”

- Ke, hele kalk bak dedi sarı geceliğinin içinde daha bir esmer görünen Fehime. Annenin yatışı bi değişik. Ölüp mölmesin!”

-Ölmez o gavur!” diyerek hırsla yerinden fırlayıp, annesinin üstündeki yorganı çekti Mehmet. Göğsünden tutup sarsmaya başladı.

-Kalksana lan. Neye nazlanisan ?Kime küsti  gene?

-Ölmüş! Diye dehşetle  bağırdı Fehime. Yatışına baksana!

            Ellerini karnının altında kavuşturmuştu Hocanın eşi, altına kaçırmak korkusuyla...

 

 

 

           Bu yürek acıtan öykü yaşanmış bir hayattan alınmıştır.

          Öz evlatlarının ellerinde eziyet çeken annelerin yaşadıkları trajediyi gözler önüne sermek istedim.

         Onlar için ne yapılabilir?

         Kadın ve aileden sorumlu bakanlığın bu konu üzerinde de çözümler üretmesini  diliyorum.

                                               

Bu yazı 27614 defa okunmuştur .

Son Yazılar