Meleksiz Bir Karış Yer Yoktu Gökyüzünde
Emine Fikriye Beledli

Emine Fikriye Beledli

Meleksiz Bir Karış Yer Yoktu Gökyüzünde

10 Ocak 2014 - 15:56

                                                              

Birden yüksek bir tepeye çıkmış gibi Mekke’yi bir bütün olarak gördü Âmine Hatun.

 Her yer nur ile yıkanmıştı.  Meleksiz bir karış yer yoktu gökyüzünde. Hayalin ulaşamayacağı güzellikteki meleklerin süzülerek yeryüzüne inmelerini hayretle ve huşuyla  izledi .

−Oğlum dedi sonra.

Allah tarafından,  “Hüsn ü kabul gören ve güzel bir bitki gibi yetiştirilen”  Hz. Meryem,  kucağında tuttuğu bebeği annesinin hasretle bekleyen kollarına verdi.  Sabırsızlıkla beklediği yavrusuna baktı Âmine.

Muhteşem bir bebekti bu. İnsanı kendinden geçirecek kadar güzeldi. Vücudunun bütün azaları birbirine uyumlu yaratılmıştı. Teni,  gül yaprağı gibi hoş kokulu ve pürüzsüzdü. Alnı geniş, hilale benzeyen kaşlarının arası açıktı.  Çekme burunluydu. Boynu uzundu.  Göğsü geniş, omuzlarının arası açıktı. Avuçları geniş, parmakları uzundu. Gür kirpiklerin çevrelediği Resul siyahı gözleri hafif çekikti, ışıldıyordu.  Pembe beyaz oval yüzünde dünyanın en güzel gülümsemesi vardı.  Amine, bu olağanüstü görünümle sarsıldı. Ne düz ne kıvırcık olan yumuşacık saçları okşadı.

“Böyle bir güzellik olabilir mi”  diye mırıldandı.” Çok güzel, çok güzel!”

 Mutluluktan içi içine sığmıyordu. Bebeğin göbek bağının kesilmiş olduğunu fark etti o sırada. Mutluluktan parlayan gözlerini Hz. Meryem’e çevirdi. Hz. Meryem, gülümsedi.

−İzzetli, şerefli Âmine Hatun dedi. Senin oğlun gibi kıymetli bir oğul, dünya yaratıldığından beri doğmadı.  Celâlet ve celâdet sâhibi Celil olan Allah Teâlâ,  hiçbir anaya senin oğlun gibi,  İtibarlı, değerli, haysiyetli ve güzel bir oğul vermedi.

Hz. Asiye’nin dünyada çektiği ıstıraplardan eser kalmamış gözleri,  Amine’ye sevgi ve saygıyla bakıyordu.

−Ey Allah’ın anneler içindeki en değerlisi dedi yumuşacık sesiyle.  sen büyük bir bahta eriştin, büyük bir nimet buldun.  Dünyanın en güzel ahlâklısını, en iyi yaradılışlısını doğurdun. Doğurduğun bu çocuk âlemlere rahmet, günahkârlara şefaatçidir. Doğurduğun bu çocuk, Allah ile ilgili bilgi ve sırların, dünya, ahiret, gayb ve mârifet ilimlerinin sultanıdır. İlim, irfan, ahlâk, birlik, din, iman ve Kur'an hakikatlerinin kaynağıdır Kâinat, doğurduğun bu çocuk aşkıyla döner. İnsanlar ve melekler onun yüzüne aşıktır. Bu gece o gecedir ki,  Allah Teâlâ,  nuru  ile âlemleri rahmetlendirir, güzelleştirir.

Bir ak bulut indi o sırada gökyüzünden.  Bebek Resul`ü sardı.  Resul, Amine’nin gözünün önünden kayboldu.

  −Doğuyu ve batıyı gezdirin! dedi kalın, ahenkli, davudi bir ses. Mahşer gününe kadar gelecek olan ümmetiyle tanıştırın! Denizleri dolaştırın! Ta ki, bütün varlıklar Hz. Muhammed’i (s.a.v) ismiyle, sıfatlarıyla, nurlu yüzüyle bilsinler!

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          Özlem, bir anda yüreğini yangın yerine çevirdi Amine’nin. Telaşla çevresine bakınıp bebeğini aradı.  Ayağa kalkacağı sırada O’nu odanın sağ köşesinde gördü. Allah’ın sonsuz ilmiyle açıp genişlettiği birkaç saniyelik zamanda, tüm varlıklarla tanıştırılmış olan mübarek bebek,  Kâbe’ye doğru secde etmişti. Her iki elinin işaret parmaklarını yukarı kaldırmış, bir şeyler mırıldanıyordu.  Amine, sevinçle yerinden kalkıp oğlunun yanına gitti. Çömelerek kulağını yavrusunun ağzına yaklaştırdı. Bal gibi bir ses.

 −Ümmetim diyordu. Ümmetim…

Odayı doldurmuş olan melekler de etkileyici sesleriyle Muhammed Mustafa’yı öven sözler söylüyorlardı

“On sekiz bin âleme mübarek olsun. İnsanların en cömert gönüllüsü elindekinden fazlasını istemeyen, Allah’tan başkasına muhtaç olmayan ve ümmetine şefaatçi olacak olan doğdu, Müjdeler olsun kâinata, dünyanın en güler yüzlüsü, en hoş canlısı, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı, en güzel konuşanı, en arkadaş canlısı, en mülayim ve itidalli olanı, sustuğu zaman vakarlı,  konuştuğu zaman heybetli  olanı, ve en muhteşem yaradılışlısı doğdu…”

Âmine mutlulukla derin bir iç geçirdi. Eşsiz yavrusunu yerden alıp bağrına basmak için kollarını uzattı. O sırada bir ses kendisine hitap etti.

 −İnsanların gözünden koru. O’na Adem’in ahlâkını, Şit’in marifetini, Nuh’un şecaatini, İbrahim’in hil’atini, İsmâil’in lisanını, Salîh’in fesahatını, Lokman’ın hikmetini, Yakub’un tebşirini, Yusuf’un güzelliğini, Eyyûb’un sabrını, Mûsa’nın şiddetini, Yunus’un taatini, Yûşâ’nın cihadını,  Dâvûd’un nimetini, Süleyman’ın heybetini, Danyal’ın muhabbetini,  İlyas’ın vakarını,  Hızır’ın ilmini, Yahya’nın ismetini,  İsâ’nın  remlini, kısaca tüm peygamberlerin  ahlakını verdik. O, bütün âlemlerin gözbebeğidir.

Âmine daha önce duyduğu hiçbir sese benzemeyen bu sesle titredi. Huşu içine girdi.  Kolları bebeğine uzanmış olarak öylece kalakaldı. O anda Resul aleyhisselam, yine ortadan kayboldu.

“Nereye gitti” diye mırıldanırken  yavrusunu beyaz bir kumaşa sarılı olarak getiren hurileri gördü Âmine Hatun. 

Bebek Resul, yine secdeye vardı.  Oda meleklerle tıklım tıklım dolmuştu.

Amine hayranlıkla onlara baktı. Ne kadar çok ve ne kadar güzeldiler. Birden, üçü hariç hepsi yok oldular. Kalan meleklerden biri yaklaşarak,  Muhammed Mustafa’nın (s.a.v)  önünde diz çöktü. Elinde gümüşten bir ibrik, yeşil zebercedden bir leğen vardı.

−Ey Muhammed! (s.a.v) diye seslendi.

 Bebek, secdeden kalkıp oturdu.

− Salat ve selam senin üzerine olsun ey Allah`ın yüce Resul`ü, bu leğen dünya demektir. Elini leğenin neresine koyarsan dünyadaki  makamın orası olacak. Ben sana neresi olduğunu söyleyeceğim. Doğuda mı batıda mı Şam’da mı Anadolu’da mı olduğunu anlayacaksın.

İzzetli bebek Resul,  elini leğenin tam ortasına koydu.

Âmine Hatun şaşırdı. Yeni doğan çocuk söylenen sözü anlamıştı.

Melek:

− Dünyanın ortası Kâbe’dir. Yerleşeceğin yer burasıdır dedi.

Solundaki meleğe döndü.

− Ey cennetin hazinedarı Rıdvan, görevini yap!

Rıdvan, kutlu bebeği alıp, soydu. Leğenin içine koydu. Amine, hayretle bebeğinin sünnetli olduğunu fark etti.

Melek elindeki ibriği uzattı. Rıdvan ibriği alıp içindeki su ile Muhammed aleyhisselamı  üç kez yıkadı. Kalanını içirdi. Elinde katlanmış kızıl ipeği tutan üçüncü meleğe dönüp:

−Elindeki ipeği aç dedi.

Melek, elindeki ipeği açtı. İçinden ay gibi parlayan bir yüzük çıktı. Melek,  yüzüğü Rıdvan’a uzattı. Rıdvan yüzüğü alıp bebek Resul’ün arkasına geçti. Yüzüğü iki kürek kemiğinin ortasına bastırdı. Yüzüğün bastırıldığı yerde,  keklik yumurtası büyüklüğünde tüylü kabarık ve kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir mühür belirdi.  Gül tomurcuğuna benziyordu. Rıdvan Resulü kucakladı. Kanadının altına soktu. Bir an sonra çıkardı. Kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Sonra dilini bebek Resül’ün ağzına soktu. Resul o dili emdi. Rıdvan,  dilini bebek Resul’ün ağzından çıkararak,

−Ey Allah’ın en şerefli kulu ve elçisi, dedi. Dilimden emdiğin ilmin başı ve sonudur. Sırtına koyduğum mühür de peygamberlerin sonuncusu olduğunu gösterir.

Bütün peygamberlerin sağ ellerinin üstünde olan peygamberlik mührü Muhammed aleyhisselamın iki kürek kemiğinin arasındaydı. Üstünlüğünü ve farklılığını gösteren işaretlerden biriydi bu.

Rıdvan, kanadının altından pırıl pırıl beyaz ipek bir kumaş çıkardı. Bebek Resul’e sardı. Resul`ü  Annesi` nin önüne bırakırken.

 −Seni Allah Teala’ya emanet ediyorum dedi ve gözden kayboldu.

Âmine,  bebeğini  alıp hasretle  bağrına  bastı . Cennet yüzlü Resul bebek,  annesine gülümsedi. Resul siyahı gözleri sürmelenmişti, ışıl ışıl parlıyordu.  Amine,  sıkı sıkı sarıldı oğluna.  Öptü,  kokladı.

Bebeğinin  dudakları kıpırdamaya başladığında dikkat kesilip dinledi.

−Ümmetim  diyordu  yine bebek . Ümmetim…

 

( Dürr ve Sadef adlı romandan  alıntıdır.)

 

Bu yazı 6419 defa okunmuştur .

Son Yazılar