KUMDAN KALELER MUMDAN HEYKELLER
Şebnem Özbay

Şebnem Özbay

KUMDAN KALELER MUMDAN HEYKELLER

23 Ocak 2016 - 14:34

Kapının eşiğine kadar cesaretle yürüdü..Bu sefer yapacaktı, her şeye hazırlıklıydı...Kesinlikle başaracaktı...Durdu eşiğin önünde...Ellerini cebinden çıkarmalı ve o kapıya vurmalıydı...Bekledi...Geri adım attı..."Adamsan yapacaksın bu işi oğlum, haydi vur artık şu kapıya..." bunu söyler söylemez pişmanlık duydu...Havası nasıl sönerse bir balonun; cesareti de öyle söndü, küçüldü ve kayboldu...


Vurmadı o kapıya adam...Vuramadı...O çekti gitti, öyküsünü yazmak ta bana kaldı...


Odanın içinde dört kişiydiler...Hastane odalarını bilirsiniz...Ağır bir hava hakimdir...İnsanların mecburiyetle bulunduğu her ortamda böyledir hava....Duvarlar soğuktur...Gülümsemeler yapay ve donuk....Hastane, hapishane, barınma evleri...Bedeniniz hasta, bedeniniz tutsak ya da bedeniniz kimsesizse mecburen kalırsınız...O mecburiyet bütün ağırlığıyla havaya hakim olur...Duvarları hangi renge boyanmış olursa olsun, insanın tutsak olduğu yerde tek renk seçilir...O renk te gridir...


"Esat nerede?..." diye sordu, hasta adam..."Adı batsın!" dedi içinden kadın...Kocaman gövdesinden beklenmeyen çeviklikle pencereye doğru yöneldi..."Açalım da havalansın oda biraz"...."Esat nerede dedim duymadın mı?"...Sorusunu ikinci defa tekrarlarken, hafifçe inledi...Başında duranlardan en genci atıldı hemen, "Su vereyim mi dayıma?"...Tespihini hızlı hızlı çeviren adam; "Dur oğlum hemşireyi çağıralım"...Sen karışma, sen bulaşma aman sebep olma, biz ziyaretçiyiz...Biz gelip geçiciyiz, atma kendini ortaya...Aslında demek istediği buydu...Hanımın hatırı olmasa adımını atmazdı ya, işte hatırlar hatırı için gelmişti buraya...


Esat, hasta adamın oğludur...Annesi doğumda kan kaybından ölmüş, arkasında nur topu gibi oğlan yadigar bırakmıştı...Üç ay yas tutmuştu nazlı karısına...Her gece ağlamış, her gece isyan etmişti kaderine...İkinci karısını yavrusuna analık yapsın diye almış, aylarca kadının yanına yaklaşmamıştı...Hayat acıları kordan köze çeviriyor...Bir kış gecesi; bir anlık temas, bir kaçamak bakış, ufak bir davetkar gülüşle beraber yeni bir yaşam başlamıştı...Arka arkaya dünyaya gelen altı çocuk ve her gelen çocukla artan sorumluluklar...


Esat; kenarda, köşede büyümüş, büyürken de kimsenin dikkatini çekmemişti...Öylece duran bir çocuktu...Sessiz, suskun, donuk...Öz annesinin öldüğünü sekiz yaşındayken öğrenmişti....Ninesinin kucağında, elindeki plastik topu evirip çevirirken, halası birden söyledi...Damdan düşer gibi...Zaten halası lafı direk söylerdi her zaman..."Esat senin annen bu değil yavrum.." dedi...Ninesinin yüzüne baktı, o başıyla onaylayınca bildi ki annesi o değil...Tüm dikkatini tekrar topuna verdi...Tepki vermeli, ağlamalıydı fakat hiç konuşmadı, hiç soru sormadı...


Anne bildiği kadının karnını seyretti günlerce...Demek ben diğer kardeşlerim gibi buradan gelmiş değilim...Kadının karnı ile içindeki boşluk arasında gitti geldi...Sıkıştı kaldı orada, bir daha da çıkamadı...


Bugün otuz yaşında Esat...Üniversite mezunu, evli ve bir çocuklu...Özel bir üniversitede tam burslu okudu...Okurken çalıştı harçlığını kazandı...Okulda kendi müzik grubunu kurdu...Çok güzel gitar çalar, sıkı besteler yapar...Özel bir şirkette gelecek vaat eden bir çalışan...Onun hayali ise, Akdeniz'de bir butik otel işletmek...Hırslı değil Esat...Karısının dediği gibi zeki ama biraz tutuk...İki yaşındaki kızı babasının göz bebeği...


Ninesi öldükten sonra ailesinden koptu...Gitmedi oralara...Kardeşlerini bıraktığında hepsi okul çağındaydı, duyuyor bazıları evlenmiş...Demek yanlarında kalsaydım bana amca, dayı diyecek yeğenlerim var...O çocukları görmek ve tanımak ister, sonra da bu düşünceyi siler atar kafasından....


Liseye devam ederken, okulda üç arkadaşı bir öğretmene el kol işareti yapmışlar, o da bu duruma uzaktan gülmüş ve yakalanmıştı...Okul idaresi bu gülme olayını babasına aktarınca olanlar olmuş, akşam evde babasından sağlam bir tokat ve haysiyetine dokunan pek çok söz işitmişti...Bir an üvey annesiyle göz göze geldiğinde, kadının bakışlarındaki o pırıltıyı fark etmiş ve o anda kararını vermişti...Terk edecekti orayı...Gidecek ve bir daha dönmeyecekti....


Gitti.. Ninesi hariç oradaki herkesi sildi hayatından...Babasının pişmanlığını, oğluna olan özlemini her yerde dile getirdiğini duyuyor fakat oralı olmuyordu....Mezuniyetinde, askere gidişinde, terhis oluşunda, evlenirken, çocuğu dünyaya geldiğinde hep kimsesizdi...Üniversite yıllarında tanıştığı karısı, karısının ailesi ve arkadaşları  tüm dünyasıydı...


Geçen sene iş yerindeyken çaldı telefonu...Genç bir erkek sesi; "Abi, ben Yiğit...Tanıdın mı beni?"...Sesini tanımadı ancak; Yiğit dediği an bildi ki küçük kardeşi...Ses çıkarmadı, dondu kaldı bir süre..."Babam seni çağırıyor, inat etme gel, gör abi...Babam...Babamız ölüyor...Durumu çok ağırlaştı...." Her kelimeyi ağır ağır, tane tane söylemişti Yiğit...Belki de her kelimeyi kurşun gibi abisinin ciğerine bırakmak istemişti....Hatırlıyordu o akşamı, beş yaşındaydı o zaman...Babasına bir şey olacak diye nasıl korktuğunu...Babasının ağzının kenarında biriken o beyaz köpüklerden midesinin nasıl da bulandığını unutmamıştı...Yok yere bu olayı bahane edip, çekip giden abisine karşı olumlu ya da olumsuz bir his taşımıyordu...


Esat o gece hiç uyumadı...Karısına anlattı olan biteni ...Müşfik insandı karısı..."Gitmelisin...Sonra gitmediğin için vicdanına hesap vermekte zorlanırsın...Pankreas kanseri en ağır tabloda seyreden, en kötücül türdür...Git Esat...Baban seni görmeden ölmemeli..."


O gece, sonraki gece ve devam eden gecelerde düşündü...Düşündükçe hatırladı, hatırladıkça erteledi gitmeyi...O zevkle parlayan, sevgisiz bakışları tekrar görmek istemedi...Annesiyken hoş gördüğü ne varsa, analık olduğunu öğrendiğinde batmıştı gözüne...Genç Bir Esat olduğunda, çocukluk çağındaki Esat için ne büyük acılar çekmişti...O çocuk ne de zavallıydı...Çocukken bir masa etrafında yenilen  mütevazi akşam yemeklerinde; tencereden ne tesadüf ise bir parça etin hiç payına düşmediğini, o kepçeden en az payın kendi tabağına döküldüğünü, kardeşleriyle çıkan her kavgada hep kusurlu olan taraf olduğunu anımsadı...Yaşarken batmayan tüm dikenler şimdi kanatıyordu içini...İçi kıyım kıyım oluyor ve bu çaresizlik büsbütün elini kolunu bağlıyordu...


Esat, babasından kopmak istedikçe bağlanıyordu...Bir gün duvara çivi çakarken çekici tam vuracaktı ki, elleri çekti dikkatini...Elleri babasının elleriydi ...O çekici sallayan kollar babasının kollarıydı...Yüzünde babasına ait bir iz ararken yakalardı bazen kendini...Gözlerinde görürdü onu en çok...Kızının yüzünde de önce babasından bir iz aramıştı...


Yiğit üç kere daha aradı...Beş ay geçmiş ve babasının durumu her geçen gün ağırlaşıyordu...Nisan ayının ilk pazar günü bindi arabaya Esat...Babasına giden yola çevirdi direksiyonu...Dört saatlik yol boyunca Phil Collins dinledi...En sevdiği şarkıyı defalarca başa sardı...Another day in paradise...kinci kez düşün, bu senin ve benim için cennetteki başka bir gün...İkinci kez düşün bu senin için sadece başka bir gün...


Baba evinin önündeydi işte...Her şey on sene önce bıraktığı gibiydi...Küçük bahçe, özensiz inşa edilmiş üç göz tek katlı ev...Bahçedeki kümes...Artık tedavülden kalkmış su tulumbası...Tipik bir küçük kasaba evi...Kokuyu içine çekti...Ağaçların, çimenlerin, toprağın hatta gübrenin kokusunu doyasıya çekti içine...Saat sabahın yedisiydi...Baktı o eve, uzun bir süre uzaktan baktı...Bindi arabaya ve geldiği yöne doğru sürdü direksiyonu...


Hastane odasının kapısında durduğu zaman bu sahneyi anımsadı...Keşke altı ay önce girebilseydim o eve...Zamanı erteledikçe yapmak istediklerinin yükü ağırlaşır...Esat o odaya giremedi...Artık kırgınlık, kızgınlık ta hissetmiyordu...O kapıyı çalamamasının tek nedeni gecikmişlikti...Geç kalmanın ağır utançlığı durdurdu onu....İnsan kendine yenilir bazen...Sayılı günleri vardı babasının...Ne demişti Yiğit; "Abi kalbi de çok zayıfladı...Heyecanlanmaması lazım..."......Artık gelmesen de olur mu demek istemişti?...Buna rağmen son bir kere şansını denemek istese de yapamamıştı......


Hastanenin bahçesinde bir banka çöktü...Babasının bulunduğu odaya kaldırdı başını...Baktı, baktı, baktı...Haykırmak istedi..."Baba ben buradayım!" Yüreğini çıkarıp yere fırlatmak...Karşısına çıkan ilk insana; "Babam ölüyor ve ben yanında olamıyorum"diye sarılmak...İşte sonra koptu fırtına...O gün o hastane bahçesinde bekleyenler, genç uzun boylu bir adamın katıla katıla ağlamasını izlediler...O gün orada, bankta oturan bir adamın ne kadar çaresiz durumda olduğuna, ne kadar acı çektiğine tanıklık ettiler.

Bu yazı 10739 defa okunmuştur .

Son Yazılar