Uludere ve Kürtaj
Semanur Sönmez Yaman

Semanur Sönmez Yaman

Uludere ve Kürtaj

28 Mayıs 2012 - 11:51

Uludere operasyonunun üzerinden tam 5 ay geçti.

28 Aralık 2011’de yarısı henüz 18 yaşını doldurmamış 34 köylü, kaçaktan dönerken savaş uçaklarıyla vuruldu.

Yaralı bedenleri, katırlara yüklü akaryakıtların alev almasıyla kömürleşti.

Onlar yanarken, anneleri, çocuklarının buz tutan ayaklarını ısıtmak için sobalara odun atmış bekliyordu.

Yaktıkları ateşler yüreklerini kavurdu sadece.

Tanınmayacak haldeki cesetleri toprağa verdiler ancak ne dağdaki ateş söndü, ne annelerin sobalardan yüreklerine taşıdıkları ateş…

Ben o ateşi, olay sonrası ziyaret ettiğim Gülyazı Köyü’nde bizzat gözlerimle gördüm. 

Evladını bombardımanda kaybeden bir annenin hiçbir sözle teselli edilemeyeceğini Gülyazı Köyü’nde uygulamalı olarak öğrendim.

“Benim çocuğum 80 kiloydu, 5 kilo olarak getirdiler bana. Gerisi nerede?” diye soran annenin karşısında başımı önüme eğip ağlamaktan fazlasını yapamadım.

“Öldüreceklerine hapse atsalardı, en azından gider ziyaret ederdim” diyen anneye de söyleyecek sözüm yoktu.

Gazeteci kimliğimle girdiğim köyden, anneliğimle kurduğum empatinin omuzlarıma bindirdiği ağır yükle çıktım.

Aradan yine aylar geçti…

Aylardır bu yükle izliyorum olan biteni.

34 can üzerinden siyasi çıkar elde etmek için düzenlenen meydan muharebelerini…

Küfürleri, meydan okumaları, suçlamaları, kavgaları…

Tartışma son günlerde farklı bir boyut kazandı..

Başbakan Erdoğan’ın 25 Mayıs günü kurduğu “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözünü kimi “gündem değiştirme”, kimi “hedef saptırma” olarak değerlendirdi.

Bazıları sokağa döküldü, “rahim bizim, sezaryen de yaptırırız, kürtaj da” pankartı açtı. Kürtajın “kadının kişisel tercihi” olduğu vurgulandı.

Böyle bir benzetme gerekli miydi, tartışılır. Kişisel kanaatim kürtaj ve sezaryenin, siyasetin konusu olmadığı yönünde. Yine de kürtajın “cinayet” olduğunun vurgulanması anlamında önemli bir benzetme. Zira dilimizde, katilleri bulunmamış ve cezalandırılmamış 34 sivilin ifade ettiği acıyı karşılayacak kelime yahut teşbih bulmak kolay değil. Tarifi güç, hatta imkânsız bir acı Uludere’de yaşanan.  Umuyorum Sn. Erdoğan, bu teşbihi yaparken sadece kürtajın korkunçluğuna değil, Uludere’deki acının büyüklüğüne de vurgu yapmak istemiştir.

Kürtaj konusuna gelince…

Türkiye’deki her türlü cinayetin altında “kürtajı masum gören zihniyetin” yattığını düşünürüm yıllardır. Etrafımız potansiyel ve gerçek katillerle dolu ne yazık ki.

Kalbi atan, hareket eden, hisseden bir canı, sırf konuşamadığı için canı istediği zaman öldüren, üstelik bu cinayeti devlet izni, koruması ve hatta desteğiyle gerçekleştiren kadınlar…

Ne diyor yasalar? “Yaşı 18 den yukarıdaki kadınlar istenmeyen gebeliklerinde 10.haftaya kadar yasal olarak yaptırabilirler. 18 yaşının altındaki kızlar ebeveynlerinin imzası ile veya onayı ile istenmeyen gebelik kürtajını yaptırabilirler.”

Evet, tam bir cinayettir kürtaj.

“İmdat” isteyemeyecek kadar savunmasız bir bedeni, bu işte uzmanlaşmak için toplamda 10 yıl eğitim almış operatör doktorun kerpeten benzeri aletlerle parçalayarak hayattan koparmasıdır.

Daha önce dünyaya gelenin, kendinden sonrakinin yaşayıp yaşamayacağına karar verme hakkını kendinde gördüğü olağanüstü bir isyandır Yaratan’a…

“Rahatını bozmamak”, “hayat standardını düşürmemek”, “büyük kardeşe daha iyi eğitim ve yaşam sağlamak” gibi kabul edilemez bir gerekçeyle sonrakini acımasızca, gözünü kırpmadan öldürüp bir mezarı bile çok görmektir.

“Öz evladını parçalara ayırıp çöpe atmaktır” bir başka ifadeyle…

 

Genç ölümün toplumsal kabul görmüş halidir…

Sahi, kaç yaşında ölebilir bir insan?

100?

70?

20?

Hangisi?

Yoksa 10 hafta yaşamak yeter mi bazılarına? Gençken ölenlere neden ağlıyoruz o halde?

Peki kürtajın böylesine büyük bir vahşet olması Uludere’deki annelerin acısını dindirir mi? Hayır…

Onların cevap bekledikleri sorulara yanıt olur mu? Hayır…

Evladının kolu-bacağı ister şarapnel parçasıyla ayrılsın, ister neşter darbesiyle…

Katil ruhlu olmayan bir annenin yüreği, ikisine de elvermez… İkisi de aynı derecede acıtır canını.

Şimdi ellerimizi başımızın arasına alıp düşünme vakti.

Mercan’ın, Fehime’nin, Hazal’ın, Emine’nin evlat acısına ortak olma vakti…

Çocuklarını geri veremeyiz ama failleri cezalandırmak yüreklerindeki yangına su serper…

Kim olursa olsun…  İçeride ya da dışarıda, amir yahut emir kulu, Türk, Kürt, Amerikalı…

Şimdi susma değil konuşma vakti.

Uludere’yi de konuşalım, kürtajı da…

Yeter ki, ölmesin, öldürülmesin çocuklar…

Ne bombayla, ne neşterle…

Bu yazı 12434 defa okunmuştur .

Son Yazılar